|
ENGELLİLER VE İSLAM
"Engelli"
kavramı; zihin, ruh, beden ve uzuvlarda bulunan bir ârıza ve hastalık sebebiyle
hayatını sürdürmede, işlerini görmede ve topluma uyum sağlamada sıkıntısı
bulunan kimseleri ifade eder. Engelliler "özürlü" kavramı ile de ifade
edilmektedir. Özürlüler hakkında hazırlanan kanun tasarısında "engelli" şöyle
tanımlanmaktadır: “Doğuştan veya sonradan, herhangi bir hastalık veya kaza
sonucu, bedensel, zihinsel, ruhsal, sosyal, duyusal ve duygusal yeteneklerini
çeşitli derecelerde kaybetmesi nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük
gereksinimlerini karşılamada güçlükleri olan bireydir.”
İster sağlıklı ister engelli olsun her insan, Allah'ın yer yüzünde yarattığı en
kıymetli ve en değerli varlıktır.
لقد خلقنا الانسان في احسن تفويم
“Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık”
(Tin,
95/4),
وصوركم فاحسن صوركم
“Allah size şekil verdi ve şeklinizi en güzel yaptı”
(Teğâbün,
64/3)
ve
ثم سويه و نفخ فيه من روحه و جعل لكم السمع و
الابصار و الافئدة
“Sonra insanı şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve
idrâk organları yarattı”
(Secde,
32/9)
anlamındaki âyetler, Allah’ın insanları en güzel ve en mükemmel biçimde
yarattığını ifade etmektedir
Yüce Allah, insanları servetleri, ırkları, renkleri, cinsiyetleri, dilleri,
nesepleri, fizyolojik yapıları, engelli veya sağlıklı oluşları açısından
değerlendirmez. Onları îman, sâlih amel, güzel ahlâk, ibadet ve itâatleri veya
inkâr, şirk, nifâk, isyan ve kötü davranışları, takva veya zulüm sahibi olup
olmamaları açısından değerlendirir.
ان اكرمكم عند الله اتقيكم
"Allah katında en üstün olanınız en muttakî olanınızdır" (Hucûrât,
49/12)
anlamındaki âyet ile
ان الله لا ينظر الى صوركم و اموالكم و لكن ينظر الى قلوبكم و اعمالكم
"Allah sizin sûretlerinize ve servetlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize
(îman veya inkâr halinize) ve amellerinize bakar"
anlamındaki hadis, bu gerçeği ifade etmektedir. Kur'ân ve hadislerde engellilere
bu bağlamda yer verilmektedir.
Kur'ân Engelliler Hakkında Ne Diyor
Kur'ân’da görme, işitme, konuşma, ortopedik ve zihinsel engelliler ile
hastalıklardan söz edilmektedir. Konu ile ilgili âyetlerin büyük çoğunluğu
mecâzi anlamdadır. Fiziksel anlamda engellilik ve hastalık ile ilgili âyetlerin
sayısı oldukça azdır.
Görme, İşitme Ve Konuşma Engelliliği
Kur’ân’da dünya ve âhirette fiziksel ve mecazi anlamda körlük, sağırlık ve
dilsizlikten söz edilmektedir.
Fiziksel Anlamda
Fiziksel anlamda körlük;
gözlerin görme özelliğini kaybetmesi, sağırlık, kulakların sesleri
ve konuşulanları duyamaması, dilsizlik konuşama yetisinin
yetirilmesidir.
Kur'ân'da körlük; sorumluluk, değer verme, benzetme yapma, ruhsat
bildirme ve tedavi bağlamında; sağırlık ve dilsizlik
ise benzetme bağlamında geçmektedir.
a) Fiziksel anlamda körlük:
Sorumluluk bağlamında;
ليس على الاعمى حرج
“Köre güçlük yoktur” (Nur,
24/61. Fetih, 48/17)
anlamındaki âyet, görme engellilerin savaşa katılma zorunlululuğunun
bulunmadığını ifade etmektedir.
Benzetme bağlamında;
Allah, inkâr edip isyan edenler ile îmân edip sâlih amel işleyenleri kör ve
sağır ile işiten ve gören insanlara benzetmektedir:
مثل الفريقين كالاعمى و الاصم و البصير و السميع هل يستويان مثلا افلا تذكرون
“Bu iki zümrenin durumu kör ve sağır ile gören ve
işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk
olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz?” (Hûd,
11/24).
Bu âyette, sadece bir durum tespiti ve benzetme yapılmaktadır, yoksa görme ve
işitme engelliler yerilip aşağılanmamaktadır. Böyle bir şeyi Allah hakkında
düşünmek bile mümkün değildir.
Değer verme bağlamında;
Allah’a ve Peygambere yönelen görme özürlü insan, inkâr edip isyan eden zengin
ve itibarlı insandan daha değerlidir. Bu husus, Abese suresinin ilk on iki
âyetinde açıkça bildirilmektedir. Âlemlere rahmet, bütün insanlara peygamber,
örnek, uyarıcı ve müjdeci olarak gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.)
Mekke’nin ileri gelenlerini dine davet ile meşgul olması sebebiyle bir a’ma ile
ilgilenmediği için uyarılmıştır:
عبس و تولى ان جاءه الاعمى و ما يد ريك لعله يزكى او يذكر فتنفعه الذكرى اما من
استغنى فانت له تصدى و ما عليك الا يزكى و اما من جاءك يسعى و هو يخشى فانت عنه
تلهى كلا انها تذكرة فمن شاء ذ كره
“Kendisine o a’mâ
geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü, yüz çevirdi. (Ey
Peygamberim!) Ne bilirsin belki o a’ma temizlenip arınacak; yahut öğüt alacak
da bu öğüt kendisine fayda verecek, kendisini muhtaç hissetmeyene gelince sen
ona yöneliyor, onun sesine kulak veriyorsun, (istemiyorsa) onun temizlenmesinden
sana ne, ama sana Allah’a derin bir saygı ile korku içinde koşarak geleni
bırakıp ondan gaflet ediyorsun; hayır böyle yapma, çünkü bu (Kur'ân
sureleri) bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır.”
Peygamber efendimiz (a.s.), Mekke’nin zengin ve ileri gelenlerinden Ebu Cehil
(Amr ibn Hişâm), Ümeyye ibn Ebî Halef, Abbâs İbn Abdülmuttalib ve Utbe ibn Ebî
Rebî’a ile özel bir görüşme yapar, bunları İslam’a davet eder. İslam’ın
güçlenmesi açısından bu kimselerin Müslüman olmalarını çok arzu eder.
Peygamberimiz Ümeyye ibn Halef ile konuşurken Fihr oğullarından Abdullah ibn
Ümmi Mektum adında görme özürlü biri gelir ve Peygamberimizden kendisine
Kur’ân’dan bir âyet okumasını ister. ‘Ey Allah’ın Peygamberi! Allah’ın sana
öğrettiklerinden bana öğret’ der. Peygamberimiz (a.s.), sözünün kesilmesinden
hoşlanmaz, yüzünü ekşitir, ondan yüz çevirir ve diğerlerine döner. Peygamberimiz
sözünü bitirip kalkacağı sırada vahiy gelir, Abese suresinin konu ile ilgili
âyetleri iner.
Peygamber efendimiz (a.s.), bu olaydan sonra Abdullah ibn Ümmi Mektum’a ikram
etmiş, onunla konuşmuş, hatırını ve bir ihtiyacının olup olmadığını sorarak
onunla ilgilenmiştir.
Tedavi Bağlamında;
Kur'ân’da iki âyette Hz. İsa’nın Allah’ın izni ile doğuştan körleri
iyileştirdiği ve Yakub (a.s.)’ın kör olan gözlerinin iyileştiği
bildirilmektedir.
و ابرئ الاكمه و الابرص
“Körü ve alacayı iyileştiririm”
(Al-i İmrân, 3/49).
و تبرئ الاكمه و الابرص باذني
“Yine benim iznimle sen doğuştan körü ve alacayı iyileştiriyordun”
(Mâide, 5/110).
Üç âyette Yakup Peygamberin gözlerinin kör olduktan sonra iyileşmesinden söz
edilmektedir. Yakup (a.s.), oğlu Yusuf için döktüğü göz yaşlarından dolayı
gözleri kör olmuş, Yusuf'un gömleğini gözlerine sürmüş ve iyileşmiştir. Bu olay,
Kur'ân'da şöyle anlatılmaktadır:
وقال يا اسفى على يوسف و ابيضت عيناه من الحزن فهو كظيم
“(Yakup), 'Vah Yusuf'a vah' dedi. Üzüntüden iki gözüne ak düştü, acısını
içinde saklıyordu" (Yusuf,
12/ 84).
اذهبوا بقميصي هذا فالقوه على وجه ابي يات بصيرا
"(Yusuf kardeşlerine) bu gömleğimi götürün, babamın yüzüne koyun ki gözleri
açılsın" (Yusuf,
12/93).
فلما ان جاء البشير القيه على وجهه فارتد بصيرا
"Müjdeci gelip gömleği Yakub'un yüzüne koyunca gözleri açılıverdi…" (Yusuf,
12/96).
b) Fiziksel anlamda sağırlık:
مثل الفريقين كالاعمى و الاصم و البصير و السميع هل يستويان مثلا افلا تذكرون
“Bu iki zümrenin durumu kör ve sağır ile gören ve
işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu?”
(Hûd,
11/24).
c) Fiziksel anlamda dilsizlik:
و ضرب الله مثلا رجلين احدهما ابكم لا يقدر على شيئ و هو كل على موليه اينما يوجهه
لا يات بخير هل يستوي هو ومن يامر با لعدل و هو على صراط مستقيم
“Allah, (şöyle) iki adamı misal verdi: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü
yetmez, efendisine sadece bir yüktür. Nereye göndersen olumlu bir sonuç alamaz.
Bu, adalet ile emreden ve doğru yol üzere olan kimse ile eşit olur mu?”
(Nahl, 16/76).
MECÂZÎ ANLAMDA
Kur'ân'da körlük, sağırlık ve dilsizlik ile ilgili âyetlerin büyük çoğunluğu
mecazi anlamdadır.
Mecâzî anlamda körlük;
gözlerin varlıkları görememesi değil, insanın gerçekleri görememesi yani "kalp
körlüğü”dür. Mecâzî anlamda sağırlık; Allah
ve peygamberin çağrısını duymazlıktan gelmek, ilâhî gerçeklere kulak tıkamaktır.
Mecâzî anlamda dilsizlik; gerçekleri konuşmamak, hak sözü
söylememektir.
Yüce Allah, kalbi, aklı ve zihni, gözleri, kulakları ve dilleri sadece eşyayı
değil aynı zamanda gerçekleri anlasın, görsün, duysun ve konuşsun diye
yaratmıştır.
و الله اخرجكم من بطون امهاتكم لا تعلمون شيئا و جعل لكم السمع و الابصار و الافئدة
لعلكم تشكرون
“Allah sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmezken çıkardı;
şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi” (Nahl,
16/78).
Yüce Allah, A'raf suresinin 179. âyetinde gerçekleri anlamayan kalp, gerçekleri
görmeyen göz ve gerçekleri işitmeyen kulak sahiplerini sapık ve cehennemlik
insanlar olarak nitelemektedir.
Kur’ân’a baktığımız zaman bu anlamda
kafir, müşrik ve münafıklara a’ma denildiğini görmekteyiz.
قل هل يستوي الاعمى والبصير
“Hiç gören ile görmeyen bir olur mu?” (En’âm,
5/50 bk. Ra’d, 13/16).
وما يستوي الاعمى و البصير
“Kör ile gören bir olmaz” (Fâtır,
35/19-20 . bk. Mümin, 40/58).
صم بكم عمي فهم لا يرجعون
“Münâfıklar, sağır, kör (ve) dilsizdirler”
(Bakara,
2/18).
صم بكم عمي فهم لايعقلون
“Kâfirler; sağır, dilsiz (ve) kördürler, bundan dolayı anlamazlar”
(Bakara, 171)
anlamındaki âyetlerde geçen kör ile gören mecazi
anlamda olup bununla kastedilen, kâfir ile mümin veya cahil ile âlim veya Allah
ile put veya gâfil ile gerçeği gören insandır.
Gerçeklere gözlerini ve kulaklarını kapamış olan kâfir, müşrik ve münafıklar,
gözlerini, kulaklarını ve gönlünü Allah’a ve peygambere açmadıkça ilâhî
hakîkatleri anlayıp göremezler. Yüce Allah, Peygamberine şöyle seslenmektedir:
وما انت بهادي اعمي عن ضلالتهم
“Sen körleri sapıklıklarından vazgeçirip yola getiremezsin”
(Neml, 27/81. Rum, 30/53).
و من كان في هذه اعمى فهو في الاخرة اعمى و اضل سبيلا
“Kim
bu dünyada kör olursa o âhirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır” (İsrâ,
17/72)
anlamındaki âyette geçen (a’mâ) kelimesi mecâzî anlamda olup kalp
gözü kör olan, dünyada Allah’ın gücünü, nimetlerini, varlığına işaret eden
delileri ve doğru yolu göremeyen, Allah’a ve Peygamberine îmân etmeyen kimse
anlamındadır.
Görüldüğü gibi âyetlerde münafıklar ve âyetleri yalanlayan kâfirler, yerilme
bağlamında körler ve sağırlar olarak nitelenmektedir.
Hatta Allah bu tür insanların, canlıların en kötüleri olduğunu bildirmektedir:
ان شر الدواب عند الله الصم البكم الذين لا يعقلون
“Şüphesiz yer yüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüleri akıllarını
kullanmayan sağırlar, dilsizlerdir.”
(Enfâl, 8/22).
Kâfirler ilâhî gerçekleri duymazlar, çünküو
الذين لا يؤمنون في اذانهم “inanmayanların
kulaklarında bir ağırlık vardır”
(Fussilet,41/
44)
Artık bu kimselerin kulaklarına hak söz girmez, Peygamber de onlara gerçeği
duyuramaz, çünkü bunlar, akıllarını da kullanmazlar:
افانت تسمع الصم و لو كانوا لا يعقلون
“Sağırlara hele akıllarını da kullanmıyorlarsa gerçeği sen mi
duyuracaksın?” (Yunus,
10/42, Zuhruf, 43/40).
Âhirette Sağırlık, Körlük Ve Dilsizlik
Kur'ân’da âhirette körlük, sağırlık ve dilsizlikten söz edilmektedir.
و من كان في هذه اعمى فهو في الاخرة اعمى و اضل سبيلا
“Kim
bu dünyada kör olursa o âhirette de kördür” (İsrâ,
17/72).
و نحشرهم يوم القيامة على وجوههم عميا و بكما و صما و ماويهم حهنم
“Onları
kıyamet günü, körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüz üstü haşredeceğiz,
varacakları yer cehennemdir” (İsrâ,
17/97).
Yasin suresinin 65. âyetinde kıyamet günü Allah’ın kâfirlerin ağızlarını
mühürleyeceği, ellerinin konuşup ayaklarının şahitlik edeceği bildirilmektedir.
İbn Abbâs, âhiret körlüğünü, kâfirlerin kendilerini sevindirecek şeyleri
görememeleri; dilsizliği, delil ile konuşamamaları; sağırlığı, kendilerini
sevindirecek şeyleri duyamamaları şeklinde yorumlamıştır.
Ortopedik Ve Zihinsel Engellilik
Ortopedik engellilik:ليس
على الاعرج خرح “Topala güçlük
yoktur”
(Nur, 24/ 61. Fetih, 48/17). Âyet,
yürüme engeli olan insanlara Allah yolunda cihada ve savaşa
katılma zorunluluklarının olmadığını bildirmektedir.
Zihinsel engellilik:
Kur’ân’da zihinsel engellilik hakîkî ve mecâzî anlamda “mecnûn”
(deli) ve “sefîh” kelimeleri ile ifade edilmektedir.
Fiziksel Anlamda
Kur’ân’da hakîkî anlamda zihinsel engellik iftira ve koruma bağlamında
geçmektedir.
İftira bağlamında.
Mekkeli müşriklerin Peygamber efendimize, Firavun’un Mûsâ (a.s.)’a, Nuh kavminin
Nuh (a.s.)’a ve diğer kavimlerin peygamberlerine “deli” diyerek
iftira etmeleri bağlamında geçmektedir.
Mekke müşrikleri peygamberimize,
Firavun Musa (a.s)'a,
Nuh kavmi, Nuh (a.s.)'a,
Hud kavmi Hud (a.s)'a
ve diğer kavimler peygamberlerine deli diye iftira etmişlerdir:
كذالك ما اتى الذين من قبلهم من رسول الا قالوا
ساحر او مجنون
“İşte böyle, onlardan öncekilere hiçbir peygamber gelmemişti ki, ‘o, bir
büyücüdür’ veya ‘o, bir delidir’ demiş olmasınlar” (Zâriyât,
51/52)
anlamındaki âyet bu hususu açıkça ifade etmektedir.
Kur’ân’da zihinsel özürlülüğün ifade edildiği “sefîh” kavramI;
dînî ve dünyevî işlerde akıl noksanlığından kaynaklanan görüş ve muhakeme
zayıflığı demektir.
Sefîh kimse zihinsel özürlülük nedeniyle aklın ve dinin gereğinin aksine hareket
eder. Bunun sebebi budalalık veya akıl noksanlığıdır.
Koruma bağlamında.
Zihinsel özürlü kimse, özellikle ticârî ve medenî iş ve işlemlerde yararına
hareket edemeyeceği için, Kur’ân’da velisinin onu koruyup kollaması
emredilmektedir. Konu ile ilgili iki âyet vardır. Bakara, 282. âyetinde belli
bir süreye kadar borçlananların, borçlanmayı yazmalarıyla ilgili olarak
فان كان الذي عليه الحق سفيها او ضعيفا او لا
يستطيع ان يمل هو فليملل وليه بالعدل
"Eğer borçlu aklı ermeyen veya zayıf bir kimse ise yada yazdıramıyorsa velisi
adaletle yazdırsın…” buyurulmaktadır. Nisa suresinin 5. âyetinde ise velilere
aklı ermeyenlere (süfehâ) mallarını vermemeleri emredilmektedir. Bu âyette “aklı
ermeyenler” ile maksat mallarını saçıp savuran, gereği gibi harcayamayan
kimselerdir.
Ayet, malını akıllıca kullanamayan zihinsel özürlüleri yerme bağlamında değil,
akıllarının yetersizliği, yararlı ve zararlı olanı ayırt edebilme yetersizliği,
malını muhafazada zayıflığı sebebiyle onları koruyup kollama bağlamında
zikredilmiştir.
Mecâzî Anlamda
Mecâzî anlamda zihinsel özürlülük,
aklın ilâhî gerçekleri anlamada kullanmamasıdır
Kur’ân’da; kâfir, müşrik ve münafıklar,
buzağıya tapan Yahudiler
Allah'a ortak koşan
cinler,
çocuklarını öldüren insanlar
zihinsel özürlüler, akıllarını hayırda kullanmayanlar (süfehâ’) olarak
nitelenmiştir. Bu kimseler, “gerçekleri anlamayan insanlar” olarak
nitelenmişlerdir. Araf suresinin 179. âyetinde bu hususu açıkça ifade
edilmektedir.
Hastalar
Kur'ân’da bedensel ve zihinsel hastalıklar; dînî ruhsat bildirme, tedavi olma,
Allah’a dua etme, Allah’ın hastalıklara şifa vermesi ve insanın nankörlüğünü
beyan etme bağlamında geçmektedir.
Dînî ruhsat bildirme bağlamında.
و
لا على المريض حرج
“Hastaya güçlük yoktur”
(Nur, 24/61. Fetih, 48/17).
Bu âyette ve Nisa suresinin 95. âyetinde bedensel ve zihinsel her türlü hastalık
sahibi olanların savaşa katılmayabilecekleri bildirilmektedir. Savaşa katılma
konusunda ruhsat bulunduğu gibi diğer dîni görevler konusunda da hasta ve özürlü
kimselere ruhsat vardır.
Dinimiz
kişileri ancak güçlerinin yettiği şeylerden sorumlu tutar.
Dolayısıyla özürlü, engelli ve hasta olanlar ibadetleri güçleri nispetinde
yerine getiririler. Mesela namazı ayakta kılmaya gücü yetmeyen bir yere
yaslanarak, buna da gücü yetmeyen oturarak, buna da gücü yetmeyen sırt üstü ve
yanı üzerine yatarak ima ile kılar. Hasta kimseler hastalığı süresince oruç
tutmaz, iyileşince kaza yapar. Tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanmış ise
imkanı varsa fidye verir.
Abdest
uzuvlarından birinde yara ve sargı bulunan kimse yarayı yıkamak zarar veriyorsa
sadece meshetmekle yetinir. Görme özürlü, kendisini Cuma namazına götürecek
kimse yoksa Cuma namazı yerine evinde öğle namazını kılar. Aklî melekesini
yitiren kimse dîni görevlerden sorumlu değildir.
Bedensel engeli bulunan veya sağlığı yerinde olmayan kimse hac görevini yerine
getirmekle yükümlü değildir. Çünkü hac, ancak gücü yetenlere, imkanı olanlara
farzdır.
Hasta ve
bedensel engeli olanlar, ekonomik imkanları varsa yerlerine vekil
gönderebilirler.
Sabırlı olma bağlamında
Bakara suresinin 177. âyetinde muttakî ve sâdık insanların nitelikleri arasında
felç, bunama, kanser ve benzeri bedensel
ve zihinsel hastalıklara, zarar ve sıkıntılara
karşı sabırlı olanlar da zikredilmektedir.
Allah,
musibetler karşısında insanların sabırlı olmalarını istemektedir. Biraz korku ve
açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz noksanlaştırmak suretiyle
imtihan edeceğini bildirdiği âyetin sonunda
و
بشر الصابرين الذين اذا اصابتهم مصيبة قالوا انا لله و انا اليه راجعون
“Sabredenleri
müjdele. Onlar, başlarına bir musibet gelince ‘biz şüphesiz (ki her şeyimizle)
Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz derler”
(Bakara,
2/155-156)
buyurmaktadır.
Böylece Allah, hem insanların musibet ile karşılaşabileceklerini, hem de
musibetler karşısında insanların nasıl tavır takınmaları gerektiğini
bildirmektedir.
Enes b.
Mâlik’in Hz. Peygamber’den naklettiği kutsi bir hadise göre Yüce Allah şöyle
buyurmuştur:
اذا
اخذت كريمتي عبدي في الدنيا لم يكن له جزاء عندي الا الجنة
“Ben kulumu
–iki gözünü kastederek- iki sevgilisiyle imtihan ettiğimde o buna sabrederse,
iki göze bedel olarak ona cenneti veririm”
من
اذهبت حبيبتيه فصبر و احتسب لم ارض له ثوابا دون الجنة
“Kimin iki
sevgilisi (gözünü) alır da, buna sabreder ve ecrini Allah’tan umarsa, sevap
olarak cennetten başka bir şeye razı olmam”.
İnsanın
hastalık, sakatlık, bedensel veya ruhsal bir sıkıntıya düşmesi sabırlı ve
metanetli olabilmesi, inkâr ve isyana dalmaması şartıyla kendisi için bir
bağışlanmasına ve âhirette derece kazanmasına sebep olur.
ما يصيب المسلم من نصب و لا وصب و لا هم و لا حزن و لا اذى حتى اشوكة يشاكها الا
كفر الله بها من خطاياه
"Mümin
kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü hatta küçük bir tasa
hali isabet edecek olsa, bunlar müminin bir bölüm günahlarına kefâret olur”
ان العبد اذا
سبقت له من الله منزلة لم يبلغها بعمله ابتلاه الله في جسده او في ماله او في ولده
ثم صبره على ذالك حتى يبلغه المزلة التي سبقت له من الله
“Kul,
Allah’ın kendisi için takdir ettiği dereceye ameli ile ulaşamazsa, Allah onun
canına, malına veya çocuğuna bir musibet verir, sonra ona sabretme gücü ihsan
eder ve böylece onu Allah’ın kendisi için takdir ettiği mertebeye ulaştırır”
anlamındaki hadisler bu gerçeği ifade etmektedir.
Sabır,
Allah’a isyan etmemek, bir imtihan geçirdiğinin bilincinde olmak, hata ve
kusurlarını gözden geçirebilmek, olayları metanetle karşılayabilmektir.
Sabretmek;
hastalanınca tedavi olmamak, bir musibete maruz kalınca tedbir almamak, maddî
ve manevî sıkıntılardan kurtulmak için çarelere baş vurmamak anlamında değildir.
Tedâvî bağlamında.
و ابره الاكمه و الابرص
“Körü ve alacayı iyileştiririm”
(Al-i İmrân, 3/49)
İslâm dininin
korunmasını istediği beş şeyden birisi de sağlıklı yaşamadır.
و لا تقتلوا انفسكم
“..Kendinizi
öldürmeyiniz”
(Nisa, 4/29),
و لا تلقوا بايديكم الى التهلكة
“Kendi
ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”
(Bakara, 2/195)
anlamındaki âyetler;
تداووا
فان الله عز و جل لم يضع داء الا وضع له دواء
"Ey Allah'ın
kulları tedavi olunuz. Zira yüce Allah hiçbir hastalık yaratmamıştır ki,
şifasını da birlikte yaratmış olmasın”
anlamındaki hadis sağlığın korunması ve tedavi olunmasını öngörmektedir.
Eyyub peygamberin bedenine, malına ve ev halkına bela isabet etmiş ve 18 yıl
sıkıntılı günler geçirmiştir.
Eyyub (a.s), hastalığının ve sıkıntısının iyileşmesi için Allah'a dua etmiş,
(Enbiya, 83-84;
Sad, 41-42)
Allah'ın emri üzerine ayağını yere vurmuş çıkan sudan içip yıkanmış iç ve dış
bütün hastalıkları iyileşmiş ve sıkıntıları gitmiştir. Yüce Allah Yakup
peygamberi örnek vererek bedensel ve zihinsel her türlü hastalıktan kurtulmak
için tedavi yollarına başvurulması gerektiğini, şifayı verenin Allah olduğunu
bilmemizi istemektedir.
Eyyup peygamber
gibi diğer Peygamberler de musibetlere maruz kalmışlardır.
Mesela Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.), Taif’te taşlanmış, ayakları kan revan
içerisinde kalmış, Uhud savaşında dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştır. Hz. Âişe,
Peygamberimizden daha şiddetli acı çeken birisini görmediğini söylemiştir.
Müminlerin başlarına gelen musibetlere sabretmeleri durumunda, bu tavırları
onların sevap kazanmalarına, günahlarının bağışlanmasına ve manevi derecelerinin
artmasına sebep olur.
Engellilerle Sosyal İlişkiler
Islam, sosyal ilişkilere büyük önem vermektedir. Bu konuda sağlıklı ve engelli
diye bir ayırım yapmaz. Ancak yardıma, ilgiye ve bakıma muhtaç insanlarla daha
çok ilgilenmeyi teşvik eder. Peygamberimiz görme engellilere karşı kötü
davrananları, mesela, onların yoluna engel olanları kınamıştır.
Hz. Hatîce
validemiz, Peygamberimizi “güçsüzü yüklenen” (tahmîlü’l-kelle) kimse olarak
tanıtmıştır. “el-kell”, kendi işini kendisi yapamayan, zayıf ve güçsüz
olması hasebiyle insanlara muhtaç olan âciz kimse diye tarif edilmektedir. Bu
kavram, her türlü engelliliği içine alır. Bu; Hz. Peygamber’in daha peygamberlik
öncesinde zayıf, güçsüz ve âcizlere arka çıktığı, onların sıkıntılarını ve
ihtiyaçlarını giderme çabası içinde olduğunun beyanıdır.
Dinimiz,
engellilerle ilgilenmeyi ve onlara yardımı teşvik etmekte ve bunu sevap bir
davranış olarak görmektedir. Görme engelli bir kimseye yol göstermek, sağır ve
dilsiz ile ilgilenmek
ve aracına binmeye çalışan bir engelliye yardımcı olmak sadakadır.
Peygamberimiz sahabeden Ebû'd-Derdâ'ya,
حبك الشيئ يعمي و يصم
“Bir şeyi
(aşırı) sevmen, seni kör ve sağır eder!”
Demesi gibi
mecazi anlamda “kör, sağır ve dilsiz” kelimelerini kullanmış ancak hiçbir
engelliyi bu kelimelerle nitelememiştir. Aksine insanların fiziksel
nitelikleriyle aşağılanmasına karşı çıkmıştır. Annesini dile dolayarak bir
köleye ayıplayan Ebû Zerr’e,
يا ابا ذر اعيرته بامه انك امرؤ فيك جاهلية
“Sende hâlâ
câhiliyye (tavrı) var!” diyerek azarlamıştır.
Bu rivayetler,
Peygamberimizin bırakın herhangi bir engellinin engeliyle tahkir edilmesini veya
sakatlığıyla hitap edilmesini, engelsiz kimselerin dahi boyu veya rengi
sebebiyle ayıplanmasına sessiz kalmadığını, aksine bu tür tavırlara sert bir
şekilde karşı çıktığını ortaya koymaktadır.
Peygamberimiz
engelli insanlara, onları onura edecek kelimelerle nitelemiş, onlara iltifat
etmiştir. Görme özürlü bir sahâbîden söz ederken, ona “basîr” (basîretli, iyi
gören) demiştir.
Peygamberimiz
bir gün ashabına “her gün” için sadaka verilmesi gereğinden söz eder. Sahabe,
her gün için sadaka verecek imkanlarının olmadığını söyler. Bunun üzerine
Peygamberimiz, sadakanın birçok çeşidinin olduğunu bildirir ve;
تهدي الاعمى و تسمع الاصم و الابكم حتى يفقه و تدل المستدل على
حاجة
له قد علمت مكانها و تسعى بشدة ساقيك الى اللهفان المستغيث و ترفع بشدة زراعيك مع
الضعيف كان ذالك من ابواب الصدقة منك على نفسك
“Görme
özürlüye rehberlik etmen, sağır ve dilsize anlayacakları bir şekilde anlatman,
bir ihtiyacı konusunda senden yol göstermeni isteyen kimseye yol göstermen,
yardım isteyen kimsenin yardımına koşuşturman, koluna girip güçsüze yardım
etmen, bütün bunlar senin kendine yapacağın sadaka çeşitlerindendir...”
buyurur.
Engellilere
yapılacak bu tür yardımların sadaka olduğunu, diğer bir ifade ile Allah’a olan
sadâkatin bir ifadesi olduğunu belirten Peygamberimiz, herhangi bir görme
özürlüyü yoldan saptıranları, onu kasten yanlış yola yönlendirme
sadakatsizliğini gösterenleri de lanetliler arasında saymıştır.
Peygamberimiz,
من
ترك مالا فللورثته و من ترك كلا فالينا
“Kim ölür de
mal bırakırsa, malı veresesinindir. Kim bakıma muhtaç kimseler bırakırsa
(kellen) onun sorumluluğu bana aittir”
sözüyle Devletin, hasta, zayıf, engelli, yetim ve benzeri bakıma muhtaç
kimseleri koruyup gözetmesi gerektiğine işaret etmiştir.
Engellilere İş İmkanı Sağlanması
Peygamberimiz
engellilere yeteneklerine göre kamu alanında görev vermiş, onları topluma
kazandırmaya çalışmıştır. Engellileri başkalarına el açan bir dilenci ve
toplumun üretken olmayan bir kesimi olarak görmemiştir. Aksine çeşitli
hizmetlerde kendilerinden yararlanma cihetine gitmiştir. Örneğin, ortopedik
özürlü (topal) Muâz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak göndermiş, çeşitli
vesilelerle Medine dışına çıktığında yerine vekalet etmek üzere 13 defa görme
özürlü Abdullah İbn Ummi Mektum’u vekil bırakmıştır. İbn Ümmi Mektum, cemaate
namaz kıldırmış, Mekke ve Medine’de uzun yıllar müezzinlik yapmıştır. Sahabeden görme özürlü İtbân b. Mâlik kendi kabilesine
imamlık yapmıştır.
Peygamberimiz bu uygulamalarıyla, engellilerin yeteneklerine uygun alanlarda
istihdam edilerek onların üretici bireyler olmalarını, onları topluma kazandırma
kişiliklerinin geliştirmelerini amaçladığını ve gelecek nesillere yol
göstericilik yaptığını söyleyebiliriz.
Sonuç Ve Değerlendirme
İnsan, Allah'ın yer yüzünde yarattığı en değerli ve en üstün varlıktır.
Yaratılış ve temel haklar açısından insanlar arasında fark yoktur.Allah,
insanları fizik yapıları, engelli veya engelsiz oluşlarına göre değil iman,
ahlak, takva veya inkar, isyan ve zulüm açısından değerlendirir. Allah katında
en üstün insan en muttakî insandır.
Kur’ân’da az sayıda fiziksel anlamda, çoğunlukla mecâzî anlamda görme, işitme,
konuşma, ortopedik ve zihinsel engellilik ile genel anlamda hastalıklardan söz
edilmektedir. Fiziksel anlamdaki engellilik, ya benzetme veya dîni görevlerde
ruhsat bildirme veya tedâvi etme veya değer verme bağlamında zikredilmektedir.
Mecâzî anlamda engellilik; îman etmeyen insanların ilâhî gerçekleri
anlamamaları, görmemeleri, duymamaları ve konuşamamaları bağlamında geçmektedir.
Ahiret hayatında görme, duyma ve konuşma engelli olmak ise; hakîkî ve mecâzi
anlamda, kâfirler için gerçekten kör, sağır ve dilsiz olmaları veya kendilerini
sevindirecek şeyleri görememeleri, duyamamaları ve delil ile konuşamamalarıdır.
Özürlü, engelli ve hasta olan insanlar, ibadetlerini ancak güçleri nispetinde
yaparlar. Bu kimselere dînî her türlü kolaylık sağlanmıştır. Aklî melekesini
yitirenler ise ibadetle sorumlu değillerdir.
İnsanın fizîkî ve ruhî varlığını sağlıklı olarak, sürdürmesi temel görevidir.
Bu görevin ihmali, insanda bir takım özürlerin meydana gelmesine sebep
olabilmektedir. Öte yandan insan, ölümü ve hayatı ile imtihan halindedir. Bazen
nimetlerle bazen de musibetlerle imtihan olur. Dolayısıyla başına gelen her
sıkıntının müsebbibi bizzat kendisi olmayabilir. İlâhî imtihanın yanı sıra,
anne-baba ve toplumun da ihmal ve kusurları olabilir.
İster ilâhî bir imtihan sonucu, isterse kendisi ve diğer insanların kusuru
sebebiyle olsun bir musibetle karşılaşsın insanın her şeyden önce metanet ve
sabır gösterebilmesi gerekir. Bu, sıkıntılarından kurtulmak için maddî ve manevî
çarelere başvurmasına ve tedavi olması engel değildir. Aksine tedavi olmak,
dertlere çare aramak Allah ve Peygamberin emridir. Mümin öncelikle bütün
çarelere başvurur ancak “musibet ancak Allah’ın izni ve takdiri ile olmuştur, O,
izin vermeseydi olmazdı, bunda da bir hayır vardır diyerek” rahat olma bilincini
kazanabilmesi insanın Allah’a olan imanının sonucudur.
|