|
HAC İBADETİ
İslam Dininin temel ibadetlerinden birisi
olan ve sözlükte “gitmek, yönelmek, ziyaret etmek” manalarına gelen hac,
imkanı olan her müslümanın, belirli bir zaman içinde Kabe’yi, Arafat ve Mina’yı
ziyaret ederek belli bazı dînî görevleri yerine getirmek suretiyle yaptığı
ibadeti ifade eder. Hac ibadetini yaparken çeşitli zaman ve mekanlarda icra
edilen uygulamalara “menâsik” (tekili, mensek) denir.
Kutsal mekan kavramı ve bu yerleri
ziyaret, insanlık tarihi boyunca bütün din ve inanç sistemlerinde görülmüştür.
İslâmî bazı kaynaklara göre Hac ibadeti Hz.Âdem’e kadar uzatılsa da, Kur’ân-ı
Kerim’in bildirdiğine göre,
daha önce tahrip olmuş Kabe’nin eski temelleri Hz.İbrahim ve oğlu Hz.İsmail
tarafından bulunarak Kutsal Mabed yeniden inşa edilmiş, Hac suresinin 27-29.
ayetlerine göre de insanları hac yapmak üzere Mekke’ye ilk davet eden peygamber
Hz.İbrahim olmuştur. Bu tarihten itibaren diğer peygamberler ve inananlar da
Kabe’yi ziyaret etmişlerdir.
Haccın Farz Kılınışı
İslam'ın doğuşu sırasında Kabe’yi tavaf,
Umre, Arafat ve Müzdelife’de vakfe ve kurban kesme gibi adetler devam
ettirilmekte, ancak hac, putperest geleneklerine uygun olarak sürdürülmekteydi.
Hicretin 9. yılında nazil olan;
إِنَّ
أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي
بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى
لِّلْعَالَمِينَ فِيهِ آيَاتٌ بَيِّـنَاتٌ مَّقَامُ
إِبْرَاهِيمَ وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِناً وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْت
مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ
الْعَالَمِينَ
“ Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet
evi, Mekke’de alemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kabe’dir. Onda
apaçık deliller, Makâm-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse güven içinde olur.
Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.
Kim inkar ederse şüphesiz Allah bütün alemlerden müstağnîdir”
( Âl-i İmran, 96-97)
ayetleriyle Müslümanlar üzerine farz kılınan Hac, Hz. Peygamber tarafından
putperest âdetlerinden arındırılarak İslâmî usullere uygun hale getirilmiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hac ibadetinin
İslam’ın beş temelinden birisi olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur:
بُنِىَ الإِسْلاَمُ عَلَى
خَمْسَةٍ عَلَى أَنْ يُوَحَّدَ اللَّهُ وَإِقَامِ الصَّلاَةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ
وَصِيَامِ رَمَضَانَ وَالْحَجِّ
“İslam
beş şey üzerine bina edilmiştir. Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in
Allah’ın elçisi olduğuna tanıklık etmek, namaz kılmak, zekat vermek, haccetmek
ve Ramazan orucunu tutmak.”
Haccın ömürde bir
defa farz olduğu hususu, Ebû Hüreyre’nin Hz.Peygamber’den naklettiği şu hadisten
anlaşılmaktadır:
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ
خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- فَقَالَ « أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ
فَرَضَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ الْحَجَّ فَحُجُّوا ». فَقَالَ رَجُلٌ أَكُلَّ عَامٍ يَا
رَسُولَ اللَّهِ فَسَكَتَ حَتَّى قَالَهَا ثَلاَثًا فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ -صلى
الله عليه وسلم- « لَوْ قُلْتُ نَعَمْ لَوَجَبَتْ وَلَمَا اسْتَطَعْتُمْ - ثُمَّ
قَالَ - ذَرُونِى مَا تَرَكْتُكُمْ فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ
بِكَثْرَةِ سُؤَالِهِمْ وَاخْتِلاَفِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ فَإِذَا
أَمَرْتُكُمْ بِشَىْءٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَإِذَا نَهَيْتُكُمْ
عَنْ شَىْءٍ فَدَعُوهُ
».
“Ebû
Hüreyre’den rivayet edilmiştir: Allah’ın Resûlü (s.a.v.) bize hitab etti ve
şöyle dedi:
-‘Ey insanlar! Allah size haccı farz
kıldı, haccediniz.
Bir adam, ‘her sene mi ya Resûlallah?’
diye sordu. Hz. Peygamber cevap vermedi. Adam sorusunu üç kere tekrarlayınca
Allah’ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:
-‘Evet desem size zorunlu olurdu ve buna
güç yetiremezdiniz. Sizi ( serbest) bıraktığım hususlarda siz de beni (rahat)
bırakın. Sizden öncekiler, çok soru sormaları ve Peygamberleri hakkında ihtilafa
düşmeleri sebebiyle helak oldular. Size bir şeyi emredersem gücünüz yettiğince
yerine getirin. Bir şeyden men edersem onu da terk edin.”
Hz. Peygamber ( s.a.v.)’in Haccı
Hz.
Peygamber, kendisinin tek haccını, haccın farziyyetini bildiren ayetin inişini
takib eden yıl olan hicretin 10. yılında yerine getirmiştir. Allah’ın elçisi,
hicretin 8. yılında (m.630) Mekke fethedildikten sonra Hac zamanını beklemeden
Medine’ye dönmüştü. Zaten Mekke’nin fethinden önce de hac henüz farz
kılınmamıştı. Hacc’ın farz kılındığı hicretin 9. yılında ise Hz. Peygamber
hacc’a gitmeyerek, Hz. Ebûbekir’i hac emîri olarak Mekke’ye göndermiş, kendisi
de bir sene sonra, yani hicretin 10. yılında haccetmişti. Peygamberimizin
yaptığı bu hacca, son haccı olduğu ve sahabîlerle vedalaştığı için “Veda
Haccı”; Müslümanlara hac ibadetinin bütün hükümlerini hem nazarî olarak
bildirdiği, hem de pratik olarak gösterdiği için “belağ haccı”; haccın
farz kılınmasından sonra ilk haccı olması dolayısıyla da “İslam Haccı”
gibi isimler verilmiştir.
Hz. Peygamber
hicretin onuncu yılının Zilkade ayında Hac için hazırlanmaya başladı. Bunu
Müslümanlara duyurarak onların da hazırlanmalarını istedi. Onunla birlikte
haccetmek isteyenler Medine’de toplandılar. Hz. Peygamber 26 Zilkade 10 / 22
Şubat 632 Cumartesi günü yanında hanımları ve kızı Fâtıma da olduğu halde,
muhacir, ensar ve diğer Arap kabilelerinden oluşan Müslümanlarla birlikte
Medine’den hareket etti. Yanına kurbanlık yüz deve aldı. Zülhuleyfe denilen yere
vardığında öğle namazını seferî olarak iki rekat kıldı ve aynı gün burada ihrama
girdi.
Hz. Peygamber, 4
Zilhicce Pazar günü kuşluk vakti Kasvâ adlı devesinin üzerinde olduğu halde
Mekke’ye ulaştı. Kabe’yi tavaf edip iki rekat namaz kıldı ve Safâ ile Merve
arasında sa’y etti. Veda Haccı süresince Mekke’nin Ebtah mevkiinde kendisi için
kurulan çadırda konakladı. Perşembe gününe kadar Mekke’de kaldı. Aynı gün
(Terviye günü) Mina’ya hareket etti. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını
orada kıldı. Geceyi de burada geçirdi. Ertesi sabah, namazı kıldıktan sonra
güneş doğuncaya kadar burada kaldı. Arafat’taki Nemire mevkiinde çadır
kurulmasını emretti. Sonra Mina’dan hareket edip Müzdelife’den geçerek Cuma
günü, Arafat’ta hazırlanan çadıra varıp konakladı. Zeval vaktinden sonra
çadırından çıkıp devesine binerek Arafat vadisinin ortasına geldi. Urane
vadisinde meşhur Veda Hutbe’sini okudu. Bir ezan okutarak ayrı ayrı ikametle
öğle ile ikindiyi birlikte kıldırdıktan (cem’i takdim) sonra devesinin üzerinde
Arafat’a çıktı. Kıbleye dönüp akşama kadar dua ile meşgul oldu. Arafat’ta iken,
kendisine, ilâhî tebliğ görevinin tamamlandığını bildiren şu ayet-i kerime nazil
oldu:
الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ
وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلاَمَ دِيناً
Hz.
Peygamber güneş battıktan Arafat’tan ayrıldı ve Müzdelife’ye geldi. Yatsı
vaktinde, akşam namazıyla birlikte yatsı namazını birleştirerek (cem’i te’hir),
akşamı üç, yatsıyı da iki rekat olarak, tek ezan ve iki ayrı ikâmetle kıldırdı.
Geceyi Müzdelife’de geçirdi. Ertesi sabah, yani Cumartesi (bayramın birinci)
günü sabah namazını Müzdelife’de kıldıktan sonra Meş’ar-i Haram’a geldi. Cemre-i
Akabe’ye (büyük şeytan) ufak taşlardan yedi tane attıktan sonra Mina’ya gitti.
Burada yine deve üstünde bir konuşma yaptı. Kurbanlık olarak hazırladığı yüz
deveden altmış üçünü, ömrünün her yılı için bir deve hesabıyla bizzat kendisi
kurban olarak kesti. Diğer develeri de Hz.Ali kesti. Kurban etinden bir parça
yiyen Peygamberimiz, geri kalanını Müslümanlara dağıttı. Daha sonra tıraş olup
ihramdan çıktı. Sonra Kabe’ye gidip tavaf yaptı ve öğle namazını kıldı. Tekrar
Mina’ya dönerek bayram günlerini burada geçirdi. Bayramın ikinci, üçüncü ve
dördüncü günleri taşlamalarını tamamladı. Bayram’ın ikinci günü Mina’da
Müslümanlara üçüncü konuşmasını yaptı. Bayramın beşinci günü Mina’dan tekrar
Mekke’ye gelip vedâ tavafını yaptıktan sonra 29 Zilhicce 10 / 26 Mart 632
tarihinde Medine’ye döndü.
Haccın Çeşitleri, Şartları ve Uygulanışı
Hac
ibadeti uygulanışı bakımından, “ifrad”, “temettu” ve “kıran” şeklinde üçe
ayrılır.
İfrad
haccı, umre
yapmaksızın, sadece hac menâsikini yerine getirmek suretiyle yapılır.
Temettû’ haccında umre yapıldıktan sonra ihramdan çıkılır, ardından aynı
dönemde tekrar hac için ihrama girilerek hac menâsiki edâ edilir.
Kıran
haccında ise ihrama girerken hem umreye, hem de hacca niyet edilir ve aynı
ihramla her iki ibadet yerine getirilir.
Kıran ve temettû’ haccı yapanların şükür
kurbanı kesmeleri vacibken, ifrad haccı yapanların bu kurbanı kesmeleri
gerekmez. Bu hac türlerinden hangisinin daha faziletli olduğu hususu mezheplere
göre farklılık gösterir. Bu, Hz.Peygamber’in yaptığı haccın eda şekli
konusundaki rivayetlerin farklılığından kaynaklanmaktadır. Bazı rivayetlerde
onun temettû’ veya kıran haccına niyet ettiği belirtilirken, bazılarında ifrad
haccına niyet ederek ihrama girdiği kaydedilmektedir. Bu durumda, hac çeşitleri
arasında bir fazilet mukayesesi yaparak bunda ısrar etmenin doğru olmadığı
söylenebilir. Bu nedenle, bu üç türden herhangi birine niyet ederek hac
ibadetini edâ eden müminlerin Allah katında tam hac sevabına nail olacaklarını
bilmeleri gerekir.
Hac ibadetinin yerine getirilebilmesi
için bazı şartlar vardır.
Bir kimseye haccın farz olması için onun;
Müslüman olması,
Âkıllı, bâliğ (ergen) olması ,
Sağlıklı olması,
Özgür olması,
Yurtdışına çıkma kısıtlılığı bulunmaması,
Yol güvenliğinin bulunması,
Hac mevsime yetişmiş olması,
Can, mal ve namus güvenliğinin sağlanmış
olması,
Ekonomik yönden hac görevini yapma imkanına
sahip bulunması gerekir.
Son şart, hac yolculuğuna çıkacak kişinin,
gidip dönünceye kadar hem kendisinin, hem de bakmakla yükümlü olduğu kimselerin
sosyal seviyelerine uygun biçimde geçimlerini sağlayacak mâlî güce ve hac için
yeterli zamana sahip olması anlamına gelmektedir.
Yukarıda zikredilen şartları taşıyan kimsenin
yapacağı haccın geçerli olabilmesi için;
İhrama girmek (niyet edip telbiye getirmek),
Haccı belirlenen zaman içinde yapmak ve
Hac menâsikini belirlenen mekanlarda yapmak
gerekir.
Hanefîlere göre haccın üç farzı vardır.
Bunlar, ihrama girmek, Zilhicce’nin 9. günü Arafat vakfesinde bulunmak ve
ziyaret tavafı yapmaktır. Hanefîler ihramı şart, diğerlerini aslî unsur (rukün)
kabul etmişlerdir. İhrama girdikten sonra bu iki rukün yerine getirilmedikçe hac
tamamlanmış olmaz ve ihramdan çıkılmaz. Buna göre zamanında Arafat’ta vakfe
yapamayan kimse o yıl hac yapma imkanını kaybetmiş olur. Bu kişinin yarım
bıraktığı haccını daha sonra kaza etmesi gerekir.
Haccın vacib sayılan birtakım menâsiki
daha vardır ki bunların terkinden dolayı hac geçersiz olmaz. Ancak meşrû mazeret
olmaksızın terk edilen her vacib için keffaret ödenmesi gerekir. Meşrû
mazeretler, yaşlılık, hastalık, aşırı zayıflık, bayılma ve kadınlara özgü bazı
haller gibi beşerî gücün sınırlarını aşan engellerdir.
Hanefî mezhebine göre haccın başlıca
vacipleri şunlardır:
1. Mekke’ye geliş yönlerine göre belirlenen
yerlerde (mikat) veya buralara gelmeden önce ihrama girmek.
2. Safâ ile Merve arasında sa’y etmek.
3. Müzdelife’de vakfede bulunmak.
4. Arefe günü akşam ve yatsı namazlarını
Müzdelife’de, yatsı namazının vaktinde cem ederek ( birleştirerek) kılmak.
5. Cemrelere taş atmak (şeytan taşlamak).
6. İhramdan çıkmak için saçları tıraş etmek
veya kısaltmak.
7.
Vedâ tavafı yapmak.( Mekkeli
olmayan veya Mekkeli hükmünde sayılmayanlar için.)
Hac yapacak kişinin ilk işi ihrama
girmektir. Haccın şartlarından biri olan ihram, hac ya da umre yapmaya niyet
eden kişinin, başka zamanlarda işlemesi mübah olan bazı fiil ve davranışları
belirli bir süre kendisine haram kılması, yasaklamasıdır. Buna “ihrama girme” de
denir. İhrama girmenin gereklerinden biri olarak erkeklerin büründüğü havlu ve
benzeri türden dikişsiz kıyafete halk arasında ihram denilmekteyse de ihram
esasen bu değildir. Onun için, usulüne göre ihrama girilmediği sürece söz konusu
örtülere bürünmekle ihrama girilmiş olmaz. İhrama girme konusunda kadınlar da
erkekler gibidir. Ancak erkekler “izar” (belden aşağı sarılan örtü) ve “ridâ”
(belden üstü sarılan örtü) denilen iki parça havlu veya benzeri türden dikişsiz
elbise giyerken, kadınlar normal elbiseleriyle ihrama girerler. İhrama girme işi
niyet ve telbiye ile başlar. Yapacağı hac türüne göre niyetini yapan kimse
ihrama girerken söylenmesi gerekli olan telbiye duasını okur:
لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ
لَبَّيْكَ ، لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ ، إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ
لَكَ وَالْمُلْكَ ، لاَ شَرِيكَ لَكَ
“Allah'ım! Davetine uydum. Emrine boyun
eğdim. Senin hiçbir ortağın yoktur. Davetine icabet ederek huzuruna geldim.Hamd
sana mahsustur. Nimet ve mülk senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.” Allah’ın
davetine icabet ettiğini bildiren bu irade beyanıyla mü’min hac menâsikini
yerine getirmek için ilk adımını atmış olur.
Haccın Fazileti, Önemi ve Hikmeti
Bedenî ve mâlî bir ibadet olan haccın
birçok faydaları ve hikmetleri vardır. Kur’ân-ı Kerim’de hac ibadetinin muhtelif
safhaları hem şeklî, hem de manevî ve rûhî yönlerden tasvir edilerek çeşitli
yararlarının bulunduğu belirtilmiştir. Hac suresinin 27 ve 28. ayetlerinde
Hz.İbrahim’e hitaben şöyle buyurulur:
وَأَذِّن فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلَىكُلِّ ضَامِرٍ
يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ لِيَشْهَدُوامَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا
اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَّعْلُومَات.عَلَى
مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا
وَأَطْعِمُواالْبَائِسَ الْفَقِيرَ
“İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek
yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.
Gelsinler ki kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın
kendilerine rızık olarak verdiği ( kurbanlık ) hayvanlar üzerine belli günlerde
(onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar.”
Peygamber
Efendimiz de haccın faziletini şu hadislerinde dile getirmişlerdir:
مَنْ حَجَّ لِلَّهِ فَلَمْ
يَرْفُثْ وَلَمْ يَفْسُقْ رَجَعَ كَيَوْمِ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ
الْعُمْرَةُ إِلَى
الْعُمْرَةِ كَفَّارَةٌ لِمَا بَيْنَهُمَا وَالْحَجُّ الْمَبْرُورُ لَيْسَ لَهُ
جَزَاءٌ إِلاَّ الْجَنَّةُ
- قَالَ سُئِلَ النَّبِىُّ -
صلى الله عليه وسلم - أَىُّ الأَعْمَالِ أَفْضَلُ قَالَ « إِيمَانٌ بِاللَّهِ
وَرَسُولِهِ » . قِيلَ ثُمَّ مَاذَا قَالَ « جِهَادٌ فِى سَبِيلِ اللَّهِ » . قِيلَ
ثُمَّ مَاذَا قَالَ « حَجٌّ مَبْرُورٌ »
Hac ibadetini eda eden kimse her şeyden
önce, Allah’ın bir emrini yerine getirmiş ve böylece O’nun rızasını
kazanmayı amaçlamıştır. Esasen ilâhî buyrukların en önemli esprisi ve hikmeti
budur. Bunun yanında, haccı eda eden insanın, ona hazırlanırken, menâsikini
yerine getirirken ve ibadetini tamamladıktan sonra, kendi kabiliyetine göre elde
edeceği olumlu sonuçlar vardır. Hac yolculuğuna hazırlanan kişi bir
taraftan gerekli hazırlıkları yaparken, diğer taraftan günahlarına tövbe eder,
üzerinde kul hakkı varsa bunların sahipleriyle görüşüp helalleşir ve borçlarını
öder. Eş, dost ve akrabaları ile vedalaşır, özellikle, sağ ise, anne- babasının
rızasını alır. Bu bir nevi, büyük yolculuk diyebileceğimiz Âhiret yolculuğunun
adeta bir provası gibidir.
Mekke’ye varan hacı adayı, Kâbe
etrafında, cins, ırk, renk, mevki, makam, zengin, fakir ayrımı olmadan omuz
omuza saf tutan, tavaf eden, Arafat’ta dualarıyla Allah’a yönelen büyük
kalabalık içerisinde kendisini, adeta mahşer yerinde Allah’ın huzuruna çıkmış
birisi olarak algılar. Hacı, her gün en az beş defa yöneldiği ve Kur’anda
Allah’ın evi olarak nitelenen Kâbe’yi bizzat yerinde görüp, orada, başta
Hz.Muhammed olmak üzere, geçmiş peygamberlerin hak din uğrunda verdikleri
mücadeleleri hatırlar ve asırlar boyunca birçok mü’minin namaz ve niyazlarına
sahne olan bir atmosferde yaşayarak bu manevi zevki tatmış olur. Ayrıca, hac
esnasında Hz.Peygamber ve ashabının bulunduğu coğrafî mekanları ziyaret ederek,
Kur’ân’da, “Allah’ın koyduğu dînî işaret ve nişanlar (şeâirullah)” olarak
nitelenen
mekanlarda bulunarak o dönemin havasından nasiplenmiş olur.
Mü’min, ihrama girerken büründüğü beyaz
elbiseyle, kabre girerken bürüneceği kefenin benzerliğinin şuurunda olarak,
ihram kelimesinin sözlük anlamının da çağrıştırdığı gibi, bu kıyafeti taşıdığı
süre içinde, başka zamanlarda kendisine meşru olan bazı davranışlardan uzak
kalıp, gündelik alışkanlıklarından ve bağımlılıklarından kurtulma ve kendisiyle
hesaplaşma imkanına kavuşmuş olur.
Hac esnasında
hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan, insanın çevresiyle ilişkisinde son
derece dikkatli davranması gerektiği ortaya çıkar. Bu husustaki titizliğin
ölçüsü, Kur’ân-ı Kerimdeki yasaklardan ve bu yasakların çiğnenmesi halinde
verilecek cezaları bildiren ayetlerden anlaşılmaktadır.
Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı gösterilmesi gereken özen
kişiye, başka zamanlarda kazanamayacağı ölçüde bir duyarlılık sağlar. Bunun
yanında öfkelenmemek, kimseyi incitmemek, sabırlı ve güler yüzlü olmak gibi
ahlakî davranışlar da haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri
manevi kazançlar arasında yer alır. Dolayısıyla Müslüman, hac esnasında, daha
önce teorik olarak haberdar olduğu, fakat layıkı ile yaşayamadığı bir dizi imânî
ve ahlâkî özellikler kazanır.
Hac görevini yerine getiren mü’minin bu
özellikleri kazanabilmesi için yaptığı ibadetin bilincinde olması ve her
davranışında Allah’ın rızasını elde etmeyi gaye edinmiş olması gerekir. Bu
nedenle, tavaf etmek, sa’y etmek, şeytan taşlamak, Hacerü’l-Esved’i öpmek gibi
sembolik yönü ağır olan uygulamaların gerisinde yatan espriyi ve mesajı
düşünmek, hac günleri boyunca ibadetin amacını göz önünde bulunduran bir ruh
hali ve manevi atmosfer içinde olmak önemlidir. Bu yüzden Hac menâsikinin
icrasında, kişinin kendisini tehlikeye atarcasına tedbirsiz davranması ve bu
arada diğer mü’minleri rahatsız etmesi, elde edilecek sevaba mani olabileceği
gibi, fazladan günah kazanmaya da vesile olabilir. Ayrıca, o beldelerde ölmenin
faziletli olduğu gibi yanlış bir anlayışa kapılarak, bu ibadeti yerine
getiremeyecek derecede yaşlı ve hasta olanların, bile bile hacca giderek hem
kendilerini, hem de kendileriyle ilgilenenleri sıkıntıya sokmalarının o kişilere
vebal yüklemeyeceği söylenemez.
Hac ibadetinin hikmetlerinden birisi de,
çeşitli uluslara mensup Müslümanların bir araya gelerek buluşmaları, birtakım
sosyal ve kültürel farklılıklara rağmen İslam kardeşliğinin kucaklayıcı
atmosferinde tanışıp kaynaşmalarıdır. Gerçekten de, dünyada Müslümanların
yaşadığı hemen her ülkeden az veya çok katılımın olduğu bu ibadet, Allah’ın
iradesinden başka hiçbir şeyin bir araya getiremeyeceği çok zengin bir ırk, renk
ve kültür mozayiğini oluşturmaktadır. Allah’ın kulları ve birbirlerinin din
kardeşleri olarak tek amaç etrafında toplanan insanların oluşturduğu bu
mozayiğin mekanı olan hac, Kur’ân’ın “teâruf” olarak isimlendirdiği tanışıp
bilişmenin sağlanabileceği en güzel platformdur. Bu platform genelde,
Müslümanların bilgi ve görgülerini tazeledikleri, bazen de kendi yerel
Müslümanlıklarının dar çerçevesinde edindikleri birtakım yanlış düşünce ve
tasavvurları tashih ettikleri bir zemin olmaktadır. Bunun en güzel örneği,
Amerikalı zenci Müslümanların liderlerinden Malcolm X ‘in, zenci ırkının
üstünlüğüne dayalı İslam anlayışının yanlışlığını hac görevini eda ederken fark
etmesi ve bu görüşünden tamamen vazgeçmesidir. Dolayısıyla Hac, dünyanın
neresinde yaşarlarsa yaşasınlar bütün Müslümanların aynı değerlere sahip
oldukları ve bu değerlerin kendileri için ortak bir zemin oluşturduğu gerçeğini
ortaya koymaktadır.
Hac görevini yerine getiren mü’minler
ülkelerine döndükten sonra, orada kazandıkları tecrübeyle, birtakım fikrî, dînî
ve mezhebî ihtilaflara daha hoşgörülü yaklaşabilmekte, Hz.Peygamberin
müjdesinden hareketle, “anasından doğmuş gibi günahlarından temizlendikleri”
inancıyla da, özel ve sosyal hayatlarında daha özenli ve dikkatli
davranmaktadırlar.
Sonuç olarak Hac, İslam Dininin
temel ibadetlerinden biri olmasının yanı sıra, bireysel ve toplumsal planda
insana kazandırdığı olumlu nitelik ve değerlerle ayrı bir önemi haizdir. Bu
önemin farkında olan dünya Müslümanları ve özellikle Müslüman halkımız
asırlardan beri Hac ibadetine ve onu yerine getiren kimselere ayrı bir değer
atfetmişler, hacı olmanın onur ve sorumluluğunu, hayat boyu taşınması gereken
bir meziyet olarak kabul etmişlerdir.
Bu bölüm Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. İsmail Hakkı ÜNAL
tarafından hazırlanmıştır.
|