|
DİN’DE TAASSUBA YER YOKTUR
“Taassup”, Arapça kökenli bir
isim olup sözlükte “bağnazlık” anlamına gelmektedir. Bir görüş ve
düşünceye, bir kişi ve topluluğa körü körüne bağlanmak, taraf olmak, akraba ve
kavminin fertlerine aşırı ölçüde sevgi gösterip yardımcı olmak ve onları
kayırmak anlamlarına gelir. Taassup, terim olarak: Din, ahlâk, adet,
görüş ve düşünce gibi konularda haksızlık ve husumet derecesine varacak ölçüde
bir saplantıya düşmek demektir.
Bir insanın içinde yaşadığı toplumun ortak
değerlerine bağlı olması ve onları koruyup savunması, taassup değildir. Aksine,
dinî, millî ve ahlakî değerleri koruyup yaşatmak için
gösterilen salâbet ve kararlılık demektir.
Yüce Allah’ın,
يُحْيِيكُمإِذَا دَعَاكُم لِمَا
وَلِلرَّسُولِ لِلّهِ
اسْتَجِيبُوا
ا
آمَنُو
ينَ
الَّذِ
يَا أَيُّهَا
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi
çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun”
(Enfâl, 8/24)
emrini yerine getirmektir. Allah ve Resulü’nün davetine icabet ederek, büyük bir
samimiyetle İslam dininin emirlerine uymak; toplum hayatının kanı, canı hükmünde
olan dinî, millî ve ahlakî değerleri korumaktır. Hiç şüphe yok ki, yüce
değerlerine karşı duyarsız olan bir milletin, tarih sahnesinde söz sahibi
olabilmesi mümkün olmaz.
Taassup, sevgiyle kucaklama anlamına da gelmektedir. Buna göre, aklî
ve naklî delillere dayanan hususlarda gösterilen duyarlılıklar, tutuculuk veya
bağnazlık olmadığı gibi; doğrulukları, İslam âlimleri tarafından aklî ve naklî
delillerle ispatlanmış olan dini meselelerin, herhangi bir şüphe ve tereddüt
eseri göstermeden kararlı bir tavırla yerine getirmeleri de, asla bir aşırılık
veya taassup sayılamaz. Buna, doğruda ve hakta kararlılık anlamında güzel bir
sebat ve salabet denilir. Ancak, elinde hiç bir delili ve makul bir gerekçesi
olmayan bir insanın, herhangi bir konuda, körü körüne inat ve ısrar göstermesi
ise, tam bir taassuptur.
Bilgisizlik, ölçüsüzlük, muhakemesizlik, gibi olumsuz zeminlerde
yeşeren ve sınır tanımayan nefsanî arzulara kapılmaktan kaynaklanan taassup,
fert ve toplumun sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesinin önünde duran büyük
bir engeldir.
TAASSUBUN SEBEPLERİ
Taassubun birçok sebebi vardır. Bunlardan bazılarını
şöyle sıralayabiliriz:
Güvenmek:
Sevilip sayılan bazı itibarlı kişilerin görüşlerini, bir muhakeme ve
değerlendirmeye tabi tutmadan, onlara güvenerek olduğu gibi kabullenmektir.
Aslında böyle bir güven anlayışı, İslâm’a aykırıdır. Çünkü İslam dini, aklî ve
naklî delillere dayanır. Dolayısıyla, ileri sürülen görüşün delillerini ve
gerçeğe uygunluk durumunu araştırıp bir sonuca varmadan, bir Müslümanın onu
kabul, ya da red etmesi doğru olmaz. Şayet, güvendiği için kabul ederse, bu
anlayış, onu, hataya veya taassuba düşmekten koruyamaz.
Bilgi Yetersizliği:
İslâm’ın temel meseleleri olan itikat,
ibadet ve ahlakla ilgili esasları bilmeyen ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e
tabi olmanın ne demek olduğunu henüz anlayıp kavrayacak bir durumda bulunmayan
bir insan, eğer biliyormuş gibi davranır, kendi bildiklerini dinden sayar ve
onları din diye savunmaya kalkışırsa, taassubun içine düşmüş olur. Yüce
Rabbimizin,
إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
لَا يَعْلَمُونَ
ينَ
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُون وَالَّذِ
“De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir
olur mu?’ Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar” (Zümer,
39/9)
mealindeki ayeti, ilmin önemini vurgulamakta ve
bilgisizliğin de, bir değer olmadığını ortaya koymaktadır.
Ehlinden Sormamak: Bir insanın,
bilmediği bir konuyu, ehil olmayan kişilerden sorması ve onlardan aldığı
cevaplara dayanarak, öğrendiklerinin doğruluğunu savunması, taassuba götüren bir
yoldur. Bir ayette
فَاسْأَلُواْ َهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
“Eğer bilmiyorsanız, ilim sahiplerine sorun”
(Enbiya, 21/7)
şeklinde buyurularak, bilinmeyen her konunun, uzmanından sorulup öğrenilmesi
istenmektedir. Din konusunda hataya düşmek istemeyen bir Müslüman’ın, bilmediği
bir meseleyi temel kaynaklardan, ya bizzat araştırarak veya bilenlerden sorarak
öğrenmesi gerekir. Çünkü, bilen bir insan, dikkatli ve ölçülü olur. Hakkın ve
hayrın ne olduğunu anlar ve ona göre hareket eder. Bütün işlerini, hep bu
çerçevede araştırır, ölçer, biçer, değerlendirir ve yapar.
Kişinin Kendini Ölçü Alması:
Bir insanın, yalnız kendi yapısına ve huyuna uyan bir görüşü, bir mezhebi hak,
diğerlerini de yanlış görmesi, kendini ölçü alması ve bencillik duygusuna
kapılması, taassubun başka bir sebebidir.
Kendisini hakkın ve doğrunun ölçüsü sayan bir kişi,
bu dar görüşüne kapılarak daha da ileri gider ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e de
ölçüler vermeye çalışır. Sonuçta, Yüce Allah’ın,
قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّموَاتِ
وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْء عَلِيمٌ
“(Ey Muhammed!) De ki: ‘Siz Allah’a dininizi mi
öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Allah, her
şeyi hakkıyla bilendir”
(Hucurât,
49/16) anlamındaki ayetinde bildirdiği, daha
aşırı bir taassuba düşer. Böyle bir anlayışın akla, dine ve ilme uyan bir tarafı
yoktur. Sırf kendini beğenmişliğin, canlı bir örneği olmaktan başka bir şey
değildir. Gerçeği, sadece kendisinin beğenip savunduğu fikir ve görüşlerden
ibaret sayanlar, basiret, ilim ve irfandan mahrum olan kimselerdir. Sosyolojik
açıdan gelişememiş bu tür insanlar, şahsi bir görüşün, dar bir anlayışın dışına
çıkamazlar. İşte bu gibi dar görüşlüler, toplumda çeşitli sıkıntıların ve huzur
bozucu rahatsızlıkların oluşmasında da etkili olurlar.
Kolaycılık:
Eski dinlerden kalma bazı bilgi, adet ve gelenekleri hiç araştırmadan benimseyip
onlara uymak ve bunları İslam’dan saymak, kolaycı bir yaklaşımın tipik bir
örneğidir. Gerçekleri öğrenmekten korkan veya böyle bir zahmete katlanmaktan
çekinen bazı insanların seçtiği, bir başka taassup yolu da budur. Çünkü bu
tutum, geçmişin mirası ile yetinmek, doğruları araştırmaya yönelmemek, ilim ve
anlayış açısından gelişmeyi durdurarak, dar kalıplar arasında sıkışıp kalan bir
hayata razı olmak demektir.
Şahsi Görüş:
Dini sorunları çözüme kavuşturma konusunda, İslamî ölçülerin değil, şahsi
görüşlerin esas alınıp savunulmasıdır. İslâm dini kıyamete kadar devam edecek
hak bir din olduğundan, hayatın akışı içerisinde karşılaşılacak yeni sorunların
çözümlerine, yeterli ölçüler getirmiştir. Bu bakımdan, İslam alimlerinden uzman
bir topluluğun, dinî ölçüleri esas alan ilmî toplantılar düzenleyerek,
yapacakları ortak akıl çalışmalarıyla yeni sorunlara çözümler bulmaları, en
isabetli olanıdır.
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ
بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten
men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır”(Al-i
İmrân, 3/104) mealindeki ayet,
belirtilen gerçeği ortaya koymaktadır. Aksi takdirde, yeniden
birçok taassup ve taklitçiliğe kapı açılmış olur.
Gelişen ve değişen şartlara göre İslâm dininin,
günümüz insanın anlayabileceği bir üslupla güzelce açıklanıp anlatılması,
geçmişten gelen büyük mirasın iyi korunması ve gerekiyorsa, çeşitli konulara
değişik açılardan da bakılması, elbette güzeldir. Ancak, hoş görülsün diye kaş
yaparken, göze zarar verilmemeli; araştırırken de Kur’an ve sünnetin ölçü ve
esasları dışına çıkılmamalıdır. Şunu da, unutmamak gerekir ki, geçmişten gelen
bir konuyu muhakeme etmeden, onun dini ve ilmi bir araştırmasını yapmadan, şahsi
görüşlere dayanıp reddetmek nasıl bir taassup ise, belirli anlayışlarla yetinip
dini tefekkürü susturmak da, öyle bir taassuptur.
Taassubun, mezhep, tarikat, meslek gibi kavramlar ve
soy, kabile, bölge, millet ve şahıs gibi insanlar adına gösterilen bir çok
çeşidi ve etkeni vardır. Ancak, taassubun çeşidi ve sebebi ne olursa olsun,
sonuçta insanı haksızlığa ve zulme itiyorsa, onun, artık makul ve meşru
görülebilir bir tarafı kalmaz.
İSLAM DİNİ AKLA HİTAP EDER
İslam dini, akla hitap eden ve aklın güzelce
işletilmesini isteyen bir dindir. Yüce Rabbimiz, İslam dininin temel kaynağı
Kur’an-ı Kerim için,
وَهَـذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ
وَاتَّقُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
“Bu
(Kur’an) da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir
kitaptır. Artık ona uyun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet
edilsin” (En’am,
6/155)
buyurarak bu dinin, böylesine yüce bir kitaba
dayandığını bildirmektedir. Allah kelamı olan bu yüce kitap, aklî ve naklî
delilleri, aklın önüne koyarak, insanlara yol gösterir. İlim, irfan sahiplerini
ve akıllarını güzelce işletenleri över, yanlış inanış, görüş ve arzuların peşine
düşenleri de yerer. İnkarcılığı ve cehaleti en büyük düşman sayar. Güçlü bir
imana sahip olmayı, inançta hakka ve amelde hayra yönelmeyi ister. Aklın, ilim
ve irfanla geliştirmenin gerekli olduğunu bildirir. Faydalı ilimlerin
öğrenilmesini, güzel işlerin ve salih amellerin işlenmesini teşvik eder.
Akla hitap eden İslam dini, insanları nefsi
davranışlardan sakındırır ve bu hususta gereken ölçüleri bildirerek, onlara
uyulmasını ister. Kur’an-ı Kerim’de,
وَأَنَّ
هَـذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلاَ تَتَّبِعُواْ السُّبُلَ
فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَن سَبِيلِهِ ذَلِكُمْ وَصَّيكُم بِهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“İşte bu, benim dosdoğru yolumdur. Artık ona uyun.
Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan
ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti”
(En’am, 6/153)
buyurularak insanların, Hz. Muhammed
(s.a.v.)’i örnek almaları gerektiğini açıklar. Bir takım batıl inançlardan,
uydurma masal ve hurafelerden uzak durmaları için de, onlara gerekli uyarılarda
bulunur.
Ne var ki, bazı insanlar, nefsanî arzularının
doğrultusunda hareket etmekten hoşlanır, sanki dönüşü olmayan bir yola girilmiş
gibi bunu kabullenir ve işi, daha da aşırı boyutlara taşırlar. Sonuçta,
اياكم
والهواء فان الهواء يصم و يعمي
“Sakın
heva ve hevesinize kapılmayın! Çünkü bu tutku, kulağı sağır, gözü de kör eder”
anlamındaki hadiste belirtilen duruma düşer ve hiç de istenmeyen fena bir
akibetin yolunu tutmuş olurlar. Artık bundan sonra onların kulakları, ne bir hak
sözü duyar ve ne de gözleri bir gerçeği görür. Sanki hiç hisleri ve şuurları
yokmuş gibi, kendi tutkularının peşinde ömürlerini tüketir giderler. Yüce
Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de:
أَرَأَيْتَ مَنِ ا تَّخَذَ إِلَهَهُ هَويهُ أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلا
“Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni
gördün mu? Ona sen mi vekil olacaksın?”
(Furkân, 25/43)
buyurarak, kendi heva ve heveslerini ilah yerine
koyanların, yalnızlık içinde nasıl acı bir akibete maruz kalacaklarını
bildirmektedir.
Aşırılık, dinimizin getirdiği ölçülerin dışına çıkan
her duygu için söz konusudur. Çünkü, kendi haline bırakılan duygular, sınır
tanımaz ve doymak da bilmezler. Kur’an-ı Kerim’de,
الْبرّ
عَلَى
وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْم أَن صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِد الْحَرَام
أَن تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا
وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيد ُ الْعِقَابِ
الإِثْمِ
عَلَى
وَلاَ
تَعَاوَنُوا
وَالتَّقْوَى
“Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydular diye bir
takımlarına beslediğiniz kin, sakın ha sizi, haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik
ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve
düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın
cezası şiddetlidir”
(Maide, 5/2)
buyurularak bize, canlı bir örnek
verilmekte ve ondan, ders almamız istenmektedir.
Mekkeliler, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere ilk
Müslümanları doğup büyüdükleri yurtlarından çıkardılar ve sonra da onların
Mekke’ye gelip Beytullah’ı ziyaret etmelerine bile izin vermediler. Çünkü
Mekkeliler, Müslümanlara karşı kin güdüyor ve düşmanlık besliyorlardı. İşte bu
maksatla Yüce Allah, Mekke’yi fethe giden Müslümanları bu ayetiyle uyararak,
onlara karşı kin ve düşmanlık duygularına kapılıp da, haksız ve aşırı bir
davranışta bulunmamalarını emretmektedir.
Bu ayette, akla, dine, ilme ve hukuka uyulması, meşru
işlerde yardımlaşma ve dayanışma içinde bulunulması, haktan ve adaletten
sapılmaması gerektiği bildirilmektedir. Hep böyle güzellikleri teşvik eden bir
dinde, elbette taassubun yeri olmaz. O halde aşırılığı, akılda, dinde, ilimde ve
hukukta değil, kontrolden çıkıp yolunu şaşırmış ve sınır tanımaz olmuş
hissiyatta aramak gerekir. Taassup denen aşırılık, işte bu şaşkın ve şuursuz
hislerin taşkın gidişlerinin adıdır. Bu bakımdan, insanın aslî görevlerini
yerine getirmesi ve hislerini, meşru sınırları içerisinde tutarak, onları,
aklın, dinin ve iradenin kontrolü altına alması, güzel hedeflere yönlendirmesi
ve aşırı gidişlerine fırsat vermemesi gerekir.
Hak ve hayır yolunun çeşitli engelleri vardır. Aşırılığa sapmış
nefsani arzular, bu engellerin başında gelir. Bir hadis-i şerifte:
اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك
“En azılı düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir”
buyurulmuştur. İnsan, eğer bu uyarıyı dikkate alır, nefsani arzularını, meşru
ölçüler içerisinde tutarsa, onları hakka ve hayra yönlendirmiş ve aynı zamanda,
يَا أَيُّهَا الَّذِينَْ آمَنُوا لاَ تَخُونُوا اللّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا
أَمَانَاتِكُمْ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey İman edenler! Allah’a ve Resulü’ne hainlik
etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz”
(Enfâl, 8/27)
mealindeki ayette bildirilen hainlikten de kurtulmuş olur. Çünkü, bu arzuların
hepsi, tüm varlığımız gibi birer emanettirler. Emanetlerin de iyi korunması
gerekir. Aksi takdirde, emanete hıyanet edilmiş olur. Yüce Rabbimizin verdiği
emanetlere hıyanet etmenin cezası da çok ağırdır. Bir Hadis-i Şerifte,
لاايمان لمن لا اما نة له و لا د ين
لمن لا عهد له
“Emanete riayeti olmayanın imanı, ahdine sadık olmayanın da dini
yoktur”
diye buyurulmuştur.
İşte bu gerçeklere uymayan o şuursuz arzular, işiten,
gören ve anlayan insanı, kendilerine tabi olan bir esir gibi sürükleyip
götürürler. Şımarmış olan bu arzılar, kendi sahiplerinin akıl, bilgi, sanat gibi
değerlerini, bütün varlığıyla birlikte ele geçirir ve onu, sıradan bir alet
gibi, kendi hesaplarına kullanırlar. Örnek olarak sevmek, hoşlanmak ve taraftar
olmak, aslında güzel şeylerdir. Ancak bunlar, eğer ölçüsüz olurlarsa, adına
“taassup” denilen, sevimsiz bir aşırılığa saparlar. Bunun bir sonucu olarak,
sahiplerine “mutaassıp” damgasını vurdurur ve o insandan hiç beklenmeyen
fena işleri, ona yaptırırlar.
SEVGİDE ÖLÇÜ
Genellikle her insan, kendi milletini, akrabasını ve
hoşlandığı şeyleri sever. Bu, son derece normal bir durumdur. Ancak bu sevgi,
eğer dinin ve aklın meşru sınırlarını aşarak, haklıyı haksız gösterecek kadar
ileri giderse, o zaman zulme çanak tutan zalim bir sevgi olur. Peygamber
Efendimiz, Ebu Zer (r.a.)’e, حبك يعمي و يصم
“Bir şeyi aşırı sevmen, seni kör ve sağır eder”
buyurmuşlar ve sevgide aşırılıktan men etmişlerdir. Bir insanın, kendi
yakınlarını, hatta tüm insanları sevip onlarla yardımlaşma ve dayanışma içinde
olması, dinimizce makbul bir tutumdur. Ancak bu tutum onu, birlik içinde
oldukları insanların bir takım haksız işlerini hoş görmeye kadar da
götürmemelidir. Çünkü sevme, hoşlanma ve taraftar olma gibi duyguları, meşru
yönde olabilecekleri gibi, gayri meşru bir yönde de olabilirler. Öyle ise, bu
duygulara dayanan gelişmelerin doğru yönde olup olmadığını, iyice tespit etmeli
ve ona göre bir tavır takınmalıdır.
Aslında mantık ve muhakemeden uzak bir tutkunun
peşinden gidilmesini, akıl kabul etmez. Ancak, insanların gönül dünyasında yer
tutarak, onları kendi peşlerinden sürükleyen çeşitli arzular, giderek zihinlerde
derin izler bırakır ve sahiplerini, şuursuz bir taassubun içerisine düşürürler.
Bu tür tutkuların peşinden koşan insanlar, bir de onların etrafında,
kendilerine göre bir felsefe geliştirir ve bir meziyet varmışçasına savunmaya
kalkışırlarsa, artık o taassuptan kurtulmaları kolay olmaz. Bu gibi tutkuların
hakim olduğu bir toplumdan itişip kakışmaların ardı arkası da kesilmez.
Kur’an-Kerim’de,
,
وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً
يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّه وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَشَدُّ حُبًّا لِّلّهِ وَلَوْ
يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ
جَمِيعاً وَأَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ
“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da ona ortak
koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan
sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman bütün
kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir
bilselerdi”
(Bakara, 2/165)
buyurularak sevgide aşırılık yerilmekte ve böyle bir sevginin, insanı hangi
noktalara sürükleyeceği açıkça vurgulanmaktadır. Aşırılığa tutulan insanlar,
Yüce Allah’ın varlığının ve kudretinin son derece açık bir gerçek olduğunu
bilseler, hatta iman etmiş olsalar dahi, eğer Allah’ı unuturlarsa, sevdiklerini
Allah’a denk bir ölçüde severler. Onların arzu, emir ve yasaklarını yerine
getirirken, Allah’a isyan ederler ve böylece onları, ulûhiyette Allah’a ortak
yapmış olurlar.
Yukarıdaki ayette yer alan, “Mü’minlerin Allah’a
olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir” ifadesinden, her şeyi yoktan yaratıp
yöneten Allah’tan başka ilah olmadığına imanın içinde, sevginin de önemli bir
esas olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, bu sevginin ölçüsünü bulmak ve ona uymak
gerekir. Bunun en sağlam ölçüsü, Sevgili Peygamberimizin sünnetidir. Kur’an-ı
Kerim, bu ölçüyü,
,
ذُنُوبَكُمْ
اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ
وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah
da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok
merhamet edendir”
(Al-i İmrân, 3/31)
mealindeki ayetiyle bildirmektedir.
Bir insan,
اشهد ان لااله الا
الله و اشهد ان محمدا عبده و رسوله
Diyerek kelime-i şahadet getirirken, Allah’tan başka
bütün ilahları ve onların sevgilerini reddederek, tertemiz bir kalple Hz.
Muhammed’in, Allah’a kulluk ve elçilikle bağlı olduğu gerçeğini tasdik edip
şahitlikte bulunmaktadır. Ayrıca, Kelime-i Şahadet, Allah sevgisinden
sonra, Hz. Peygamber’e de bu sevgiyle bağlılık gösterip O’nu sevdiğini bildirir
ki iman, işte bu sevgiyle tamam olur.
Kendisine kulluk edilen bir mabuda, elbette en büyük
bir sevgi ve saygı gösterilir. Buna göre, Allah’ı severcesine sevilen şeyler, ne
olursa olsun, mabut yerine konulmuş sayılırlar. Seven, sevdiğine itaat eder,
saygı gösterir ve kendi hayat programını, ona göre düzenler. İşte böyle bir
sevginin derecesi, eğer Allah sevgisine denk olursa, o sevilen şey, Allah’a
ortak yapılmış olur. İnsanlar arasındaki çekişme ve kavgaların en önemli
sebeplerinden birisi de, işte bu gibi sevgilerdir.
Demek ki taassup, şımartılan hissiyatın elinde kalan
bir insanı, dar görüşlerin, peşin hükümlerin, gürültülü kavgaların içine iten ve
onu, şuursuzca küfür batağına saplanıp kalmaya sürükleyen, akıl, din, ilim ve
insanlık dışı bir aşırılıktır.
SONUÇ
İşte Allah’a kulluk sınavında başarılı, ya da
başarısız olmanın durumu, bu seçimle ortaya çıkar. İnsan, eğer hak sese kulak
verir ve hakkı dinlerse, Rabbinin davetini seçmiş ve bu yolda adım atmış olur.
Eğer nefsanî arzuların geçici zevkleri doğrultusunda hareket ederse,
başarısızlık yoluna girmiş bulunur. Bu gerçek,
,
فَأَمَّا مَن طَغَى* وَآثَرَالْحَيَوةَ الد ُّنْياَ* فَإِنَّ
الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوَى* وَأَمَّا مَنْ خَا ف َمَقَام َ رَبهِ وَنَهَى
النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى* فَإِنَّ الْجَنَّة هِيَ الْمَأْوَى*
“Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse,
şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır. Kim de Rabbinin huzurunda duracağından
korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır”
(Nâzi’ât,79/37-41)
anlamındaki ayette açıkça belirtilmiştir.
Yüce Rabbimizin bize emanet olarak verdiği her organ
ve duygularımızı, güzelce kullanıp korumaktan sorumluyuz. Kendilerine verilen
emanetleri iyi koruyup işleten Mü’minlerin, cennetin varisleri olup kurtuluşa
eren insanlar olacaklarını, Kur’an-ı Kerim bize, açıkça bildirmektedir (bk.
Mü’minûn, 23/1-10).
Nefsinin arzularına kapılan ve şeytana uyup giden bir
insan, fırsat elde iken,
وَاتَّبِعُواأَحْسَنَ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم من رَّبِّكُم من قَبْلِ أَن
يَأْتِيَكُمُ العَذَابُ بَغْتَةً وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ أ َن تَقُولَ نَفْسٌ
يَا حَسْرَتَى علَى مَا فَرَّطتُ فِي جَنبِ اللَّهِ وَإِن كُنتُ لَمِنَ
السَّاخِرِينَ
“Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce,
Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun ki, kişi, ‘Allah’ın yanında
işlediğim kusurlardan dolayı vay halime! Gerçekten ben alay edenlerden idim’
demesin”(Zümer,
39/55-56) mealindeki ayet-i kerime
düşünülmeli, yarın hesap gününde, feryad-ü figana düşmenin artık hiç bir yarar
sağlamayacağı bilinmelidir.
Hesap günü akla kara ortaya çıkınca, kendisine
uyanlara şeytanın vereceği cevabı, Yüce Rabbimiz bize şöyle bildirmektedir
:
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ
الْحَقِّ .وَوَعَد
تُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن
دَعَوْتُكُم فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُواْ أَنفُسَكُم ما أَنَا
بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَآ أَشْرَكْتُمُونِ
مِن قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“İş
bitirilince şeytan da diyecek ki: ‘Şüphesiz Allah size gerçek olanı söz verdi.
Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm
yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O halde beni
kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni
kurtaramazsınız. Şüphesiz ben daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı
kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır”
(İbrahim,
14/22).
Hak sese kulak veren Mü’minlere, Yüce Allah’ın
müjdesi ise, şöyledir:
وَأُدْخِلَ
الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا
الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ.
“İnanan ve salih ameller işleyenler, Rablerinin
izniyle, ebedi kalacakları ve içlerinden ırmaklar akan cennetlere
konulacaklardır. Oradaki esenlik dilekleri ‘selam’ dır”
(İbrahim, 14/23)
Öyle ise geliniz, bir Müslüman olarak, Kur’an-ı
Kerim’in:
وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ
وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِ مُلْتَحَدًا وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ
رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ
عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا
قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَويهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا
“Rabbinin kitabından sana vahy edileni oku. O’nun
kelimelerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. O’ndan başka asla bir sığınak da
bulamazsın. Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle
birlikte ol. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma.
Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık
olmuş kimselere boyun eğme”
(Kehf, 18/27-28)
mealindeki ayetini, hep göz önünde tutalım. Aşırılıklara sapıp da,
çeşitli hatalara düşmeyelim. Hangi temele dayanırsa dayansın, taassubun her
çeşidinden sakınmak için, Resulullah (s.a.v.)’ın sünnetine uyalım.
Bir insan ve aynı zamanda Müslüman olarak, haddimizi
bilelim. Kendi bilgimizi, ilgimizi, sevgimizi, acımamızı, yardımımızı,
korumamızı, ölçülü tutalım. Bu gibi duygularımızı, Yüce Rabbimizin rahmetinden
daha ileriye götürüp de, iki yönlü bir haksızlıkla kendimize fenalık etmeyelim.
Ayrıca hiç unutmayalım ki, bütün alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’ın rahmetinden
daha ileri bir merhamet olamaz. O, her şeyi bilen, gören, gözeten, her canlının
sesini işiten ve ihtiyaçlarını karşılayan, rahmet hazinesinde “yok” diye bir şey
olmayan bir rahmet ve hikmet sahibidir. Her derdin devasını, her sıkıntının
çaresini, yoktan var eden ve veren O’dur.
|