|
Dünya bir imtihan yeridir. İnsanoğlu bu dünyaya imtihana tabi tutulmak için
gönderilmiştir. Bu imtihanın sonucu olarak, dünya hayatında çeşitli sıkıntı ve
zorluklara mâruz bırakılmıştır. Bu sıkıntı ve zorluklara göğüs gerip
sabredebilirse imtihanı kazanır, eğer sabredemez ise imtihanı kaybeder.
Sabır; Sözlükte “dayanma, dayanıklılık” gibi anlamlara gelir. Ahlâkî bir kavram
olarak, başa gelen musibetlerden dolayı Allah’tan başka kimseye şikâyetçi
olmamak, yakınmamak, sızlanmamak; nefse ağır gelen ve hoşa gitmeyen şeyler
karşısında dünya ve âhiret yararını düşünmek, ruhî dengeyi bozmamak için insanın
kalbinde bulunmakta olan sükünet ve dayanma gücü demektir.”(1)
Sabır, içine düşülen darlığın ve sıkıntının geçmesi için Allah’ın yardımını
kazanmaya vesile olan güzel bir davranıştır. Dayanılması zor ve insana ağır
gelen sıkıntılara ancak ‘sabır’ ile katlanılır. Bir hakkı savunma sabırla
yapılabilir. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, nefsin hoş gördüğü, dinin hoş
görmediği şeylerden kaçınmak sabırla olabilir. İnsanın elinde olmadan başına
gelen, felâket ve sıkıntılara dayanmak, onları kolaylıkla atlatmak sabırla
mümkündür.
Allah Teâlâ bir Ayet-i Kerimesinde şöyle buyuruyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ
آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
“Ey
iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak
sabredenlerle beraberdir.” (2)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de, Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyuruyor:
الطُّهُورُ شَطْرُ الإِيمَان ، وَالْحَمْدُ للَّه تَمْلأَ الْميزانَ وسُبْحَانَ
الله والحَمْدُ للَّه تَمْلآنِ أَوْ تَمْلأ مَا بَيْنَ السَّموَات وَالأَرْضِ
وَالصَّلاَةِ نورٌ ، والصَّدَقَةُ بُرْهَانٌ ، وَالصَّبْرُ ضِيَاءٌ ، والْقُرْآنُ
حُجَّةٌ لَكَ أَوْ عَلَيْكَ . كُلُّ النَّاسِ يَغْدُوا، فَبَائِعٌ نَفْسَهُ
فمُعْتِقُها ، أَوْ مُوبِقُهَا
“Temizlik
imanın yarısıdır. Elhamdülillah duası mizânı, sübhânellah ve elhamdülillah
sözleri ise yer ile gökler arasını sevap ile doldurur. Namaz nurdur; sadaka
burhandır; sabır ziyâdır. Kur’an senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir.
Herkes sabahtan (pazara çıkar) nefsini satar; kimi onu âzâd kimi de helâk
eder”(3).
Âyet ve hadislerde sabır kelimesinin birkaç mânada kullanıldığı görülmektedir:
1)- İbâdetlerin yerine getirilmesi ve yasakların terkedilmesine sabır.
2)- Belâ ve musibetlere sabır.
3)- Halkın ezâ ve cefâsına sabır.
4)- Allah’a davette, emir bil-mârûf ve nehyi ani’l-münker’de sabır.
5)- Savaş alanlarında ve kâfirlerle mücâdelede sabır.
Sabır, dayanıklı olmaktır, zorlukları göğüslemektir. Bu sebeple de Yüce
Rabbimiz, mü’minlere umdukları kurtuluşa erebilmeleri için sabretmelerini,
sabır yarışında düşmanları geçmelerini açıkca emretmektedir. Allah Resûlü
(s.a.v.) kızı Zeyneb’e bakınız ne tavsiye ediyor?:
Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın kızı (Zeyneb), babasına birisini göndererek "Oğlum ölmek üzere, son
nefesini verirken yanında hazır ol" diye rica etti. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm), adamı geri çevirirken: "Selamımı söyle ve şunu hatırlat: Alan da
Allah'tır, veren de Allah'tır. Her şeyin O'nun yanında muayyen bir eceli vardır.
Sabretsin ve Allah'ın (sabredenlere vereceği) mükâfatı düşünsün!”(4) Allah
Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ
آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ
وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ
حِسَابٍ
(Ey Muhammed! Bizim adımıza de ki, “Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı
gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar için (ahirette) bir iyilik vardır.
Allah’ın yeryüzü geniştir. Sabredenlere mükafatları elbette hesapsız olarak
verilir.”(5)
Ödülün hesapsız olması, sabrın ehemmiyetini göstermektedir. Felâketler
karşısında gösterilecek sabır, pek büyük bir meziyet olmasaydı, Allah Teâlâ
hesapsız mükâfat vaâdetmezdi.
* Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ebu Talha'nın bir oğlu hastalandı. Ebu
Talha evde yokken vefat etti. Çocuğun öldüğünü bilmiyordu. Hanımı, çocuğun
öldüğünü görünce, (çocuğun defni için gerekli) hazırlığı yaptı, onu evin bir
kenarına koydu. Ebu Talha (akşam olup) eve gelince: "Çocuk nasıl oldu?" diye
sordu. Hanımı, "Sükûnete erdi, istirahate kavuşmuş olmasını umarım" (diye
yuvarlak bir) cevapta bulundu. Ebu Talha hanımının doğru söylediğini zannetti.
Sonra hanımı, akşam yemeğini getirdi. Kocasının yatağını hazırladı. (Sonra
kocası için süslendi. Ebu Talha temasta bulundu.) Sabah olunca Ebu Talha
gusletti. Evden çıkacağı zaman hanımı çocuğun ölümünü haber verdi. Ebu Talha,
Resulullah aleyhissalatu vesselam'la sabah namazı kıldı. Sonra kadının yaptığını
bir bir anlattı. Resulullah aleyhissalatu vesselam: "Allah gecenizi hakkınızda
mübarek kılmış olsun" buyurdular. Sonra onlara (Allah Teâla Hazretleri) dokuz
evlat verdi, hepsi de Kur'an-ı Kerîmi okudular ve onunla amel ettiler.(6)
*Muaz Îbni Cebel (R.A.) der ki, «Allah bir kulun başına bir hastalık verince
sol yanındaki meleğe «çek ondan kalemi», sağ yanındaki meleğe de «bu kulumun
hesabına yapageldiği amellerin en iyilerini yaz» diye talimat verir.(7)
* "Benî İsrail'de fakih, âlim, âbid, gayretli bir adam vardı. Onun çok sevdiği
bir karısı vefat etmişti. Onun ölümüne adam çok üzüldü, öyle ki, bir odaya
çekilip kapıyı arkadan kapattı, yalnızlığa çekildi, kimse yanına giremedi. Onun
bu halini, Benî İsrail'den bir kadın işitti. Yanına gelip: "Benim onunla bir
meselem var, kendisine bizzat sormam lazım" dedi. Halk oradan çekildi. Kadın
kapıda kalıp: "Mutlaka görüşmem lâzım" dedi. Birisi adama seslendi: "Burada bir
kadın var, senden birşeyler sormak istiyor, "mutlaka görüşmem lâzım, bizzat
sormam lazım" diyor. Herkes gitti kapıda sadece o kadın var ve ayrılmıyor."
İçerdeki adam: "O'na müsaade edin gelsin" dedi. Kadın yanına girdi. Ve: "Sana
bir şey sormak için geldim" dedi. Adam: "Nedir o?" deyince, kadın anlattı:" Ben
komşumdan idareten bir gerdanlık almıştım. Onu bir müddet takındım ve idareten
kullandım. Sonra onu benden geri istediler. Bunu onlara geri vereyim mi?" Adam:
"Evet, vallahi vermelisin!" dedi. Kadın: "Ama o epey bir zaman benim yanımda
kaldı. (Onu çok da sevdim)" dedi. Adam: "Bu hal senin, kolyeyi onlara iade
etmeni daha çok haklı kılıyor, zira onu sana vereli çok zaman olmuş" demişti
(ki, bu cevabı bekleyen kadın) atıldı: "Allah iyiliğini versin! Sen Allah'ın
sana önce verdiği, sonra senden geri aldığı şeye mi üzülüyorsun? O, verdiği şeye
senden daha çok hak sahibi değil mi?" dedi. Adam bu nasihat üzerine içinde
bulunduğu duruma baktı (ve kendine geldi). Böylece Allah, kadının sözlerinden
adamın istifade etmesini sağladı."(8)
Sabır, bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. Allah’ın dinini tebliğ ederken
Peygamberlerin hepsi çeşitli sıkıntılara uğramış, kendilerine eziyet edilmiş,
yurtlarından çıkarılmış, hükümdarlar tarafından zindana atılmış ama onlar daima
sabretmişlerdir.
*Musa aleyhisselâm İsrailoğulları arasında hutbe irad etmeye çıktı.
Dinleyicilerden birisi kendisine:
—
İnsanların en âlimi kimdir? diye sordu. Musa aleyhisselâm da:
—
Ben! diye cevap verdi. İlmi kendisine nisbet edip en âlim olanın Allah olduğunu
söylememesi sebebiyle Allahü Teâlâ kendisini kınayıp şöyle vahyetti:
—
Benim iki denizin birleştiği noktada bir kulum vardır ki, o senden daha âlimdir!
Musa aleyhisselâm:
—
Ey Rabbim, bu senin daha bilgili olan kuluna nasıl ulaşırım? diye sordu.
Allahü Teâlâ:
—
Bir balık alıp zenbile koyar ve beraber yola çıkarsın. Balık nerede zenbilden
çıkıp kaybolursa, o kimseyle buluşacağın yer işte orasıdır, buyurdu. Musa
aleyhisselâm zenbile bir balık koyup kendisine yardımcılık etmekte bulunan Yuşa
bin Nün ismindeki genç ile beraber yola çıktı. Bir kayaya geldikleri zaman ikisi
de o kayanın gölgesinde yatıp uyudular. Zembildeki balık canlanıp çıktı, denize
daldı ve denizdeki bir deliğe doğru yolunu tuttu. Allahü Teâlâ da suyun
akıntısını durdurdu. Balık su üzerine bina kemeri gibi olmuştu. Bir rivayette
ise: Kayanın dibinde «hayat» adı verilen bir pınar vardır ki, bunun suyu her
hangi cansız bir şeye dokunursa, o şey hemen hayat bulur, canlanırdı, işte bu
pınarın suyundan balığa isabet etmiş, bunun neticesi olarak da balık canlanarak
zembilden çıkıp denize dalmıştı.
Musa aleyhîsselâm uykudan uyanınca, arkadaşı genç, balığın denize fırladığı,
hadisesini kendisine bildirmeyi unutmuştu. Tekrar gündüz ve gecelerin kalan
kısmında yollarına devam ettiler. Ertesi gün kuşluk zamanı olunca Musa
aleyhisselâm hizmetçisi delikanlıya:
—
Yemeğimizi getir de yiyelim. Zira bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorulduk, dedi.
Allahü Teâlâ'nın gitmelerini emrettiği yeri geçtikten sonra ancak yorgunluk
duymaya başlamıştı. Musa aleyhisselâmın hizmetçisi genç:
—
Gördün mü, kayaya sığındığımızda ben balık hadisesini unuttum. Bunu hatırlamayı
şeytandan bana unutturdu. Balık şaşılacak bir şekilde denizde yol aldı. Girdap
gibi bir yol meydana geldi, dedi. Bu balık için bir girdap, Musa ve genç için
ise şaşılacak bir şey olmuştu. Musa aleyhisselâm balığın suya atladığını
dinleyince, arkadaşı gence:
—
İşte aradığım bu idi, dedi geldikleri izi takip suretiyle geriye döndüler.
Kayaya vardıkları zaman orada elbisesine bürünerek yatan bir adamla
karşılaştılar. Bu adam Hızır aleyhisselâm idi. Musa aleyhisselâm kendisine selâm
verdi.
Hızır:
—
Memleketinden bana selâmmı getirdin? diye sordu. Musa aleyhisselâm:
—
Ben Musa'yım, diye cevap verdi. Hızır aleyhisselâm:
—
İsrail Oğullarının Musa'sı mı? diye sordu. Musa aleyhisselâm:
—
Evet, sana bildirilmiş olan ilimlerden bir şeyler öğretesin diye sana geldim,
dedi. Hızır aleyhisselâm:
—
Fakat senin asla benimle sabretmeye gücün yetmez, ey Musa! Bende Allah'ın bana
verip de senin bilmediğin bir ilim vardır. Sende de Allah'ın sana öğretip benim
bilmediğim bir ilim vardır, diye karşılıkta bulundu.
Musa aleyhisselâm:
—
İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın, sana hiç bir hususta itaatsizlik
etmeyeceğim, diye cevap verdi. Hızır aleyhisselâm:
—
Eğer Beni takip edeceksen, ben Sana anlatıncaya kadar her hangi bir şeyden
sormayacaksın, dedi. Böylece ikisi deniz kenarında yürüyerek yola çıktılar ve
bir gemiye rastladılar. Gemiye binmek için gemidekilerle konuştular. Gemidekiler
Hızır aleyhisselâmı tanıyınca ücretsiz olarak kendilerini gemiye aldılar. Gemiye
bindikleri vakit, Musa aleyhisselâmın ilk karşılaştığı şey, Hızır aleyhisselâmın
bir keserle geminin dibinden bir parçayı keserek delik açması oldu. Bunun
üzerine Musa aleyhisselâm:
—
Bu adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine aldılar. Sen ise gemilerinde insanlar
boğulsun diye delik açtın, çok kötü bir iş yaptın, dedi. Hızır aleyhisselâm:
—
Ben sana, benimle sabredemezsin, demedim mi? diye karşılık verdi.
Musa aleyhisselam:
—
Unuttum, beni suçlama ve seninle olan arkadaşlığımızda bana güçlük gösterme!
diyerek afv diledi . Musa aleyhisselâmın bu ilk itirazı hakikaten unutmaktan
dolayı meydana gelmişti. Sonra bir serçe gelip geminin ucuna kondu ve gagası ile
denizden bir damla su aldı. Bunun üzerine Hızır aleyhisselam, Musa
aleyhisselâma:
—
Allah'ın ilminde, benimle senin ilmin şu serçenin gagası ile denizden alıp
eksilttiği miktar gibidir, dedi. Bir süre sonra ikisi de gemiden çıktılar.
Sahilde yürürlerken Hızır aleyhisselam arkadaşları ile oynamakta olan bir genç
gördü ve hemen eli ile onun başını koparıp genci öldürdü. Musa aleyhisselam
yine sabredemedi ve Hızır aleyhisselâma:
—
Bir can karşılığı olmadan bir cana kıydın, çok kötü bir iş yaptın! dedi. Hızır:
—
Ben Sana demedim mi ki, sen benimle sabredemezsin! Diye söyledi. Musa
aleyhisselâm:
—
Artık bundan sonra bir itirazda bulunursam, beni arkadaşlıktan uzaklaştır. Çünkü
iki defa özrümü kabul etmiş oldun dedi. Yine yollarına devam ettiler. Bir
kasabaya gelince, halkından yemek istediler. Kasaba halkı ise onları misafir
olarak kabul etmek istemediler ve bir ikramda bulunmadılar. Bu esnada kasaba
içerisinde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Hızır aleyhisselam eli ile
bu duvarı doğrulttu ve tamir etti. Musa aleyhisselam yine dayanamadı ve:
—
Bunlar öyle bir halk ki; kendilerine gelip bizi misafir etmelerini ve
doyurmalarını istediğimiz halde bunu kabul etmediler. Sen ise onlara yardım
olsun diye yıkılmaya yüz tutmuş duvarlarını düzelttin, isteseydin bunun
karşılığını alırdın, dedi. Bunun üzerine Hızır aleyhisselam, Hazreti Musa'ya:
—
Bu artık ayrılışımız demektir. Sabredemediğin hadiselerin hakikatini sana
anlatacağım, dedi.
*Birincisi, gemi denizde çalışan bir takım biçarelerin idi. Ben o gemiyi
ayıplandırmak ona bir kusur yapmak istedim ki, ötelerinde zalim bir hükümdar
vardı da, o, her sağlam gemiyi sahiplerinden gasbedip alıyordu. Böylece onların
gemisini bu gasbden kurtarmak için iki şerden hafif olanını seçtim ve onlara bir
nevi yardımda bulundum.
*İkincisi, o oğlan masum görünüşüne rağmen azgın bir kâfir idi ve ileride
azgınlığını artırarak mümin olan anne ve babasını da küfre bürümek tehdidi
vardı. Böylece onu bu hale gelmeden öldürdük ki anne ve babasının îmânına zarar
vermesin ve ona bedel olarak da Allah-ü Teâlâ ikisine hayırlı bir evladı bedel
versin. Çünkü böyle bir hayırlı bedele kavuşmaları ancak onun ölümüne bağlı idi.
Rivayete göre, o anne ve babaya bedel olarak Allah-ü Teâlâ bir kız çocuğu vermiş
ve bu kız peygamber annesi olmuş ve o Peygamberin eliyle ümmetlerden bir ümmet
hidayete ermiştir.
* Üçüncüsü, o şehirdeki yıkık duvar ise, iki yetim oğlanın idi. Onun altında
onlar için saklanmış bir define vardı ve babaları da salih bir zât idi. Onun
için Rabbin irade buyurdu ki ikisi de olgunluk çağlarına ersinler ve
definelerini çıkarsınlar. Bunlar büyümeden duvar yıkılsa idi, o defineyi
başkaları bulacak ve zayi olacaktı. Hep bunlar Rabbinden bir rahmet olarak
yapılmıştır. Ben onu, o yaptıklarımı kendi emrimden yapmadım. Bu benim vazifem
idi. İşte senin sabretmeğe dayanamadığın şeylerin hakikati budur.(9)
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ
وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında (düşmanlarınızı) geçin!” (10) Bir
Hadis-i Şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar:
«Kime bîr musibet dokunur, o da musibetini hatırlatır veya hatırlar da bunun
için yeniden «İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn» derse, o musibetin dokunma
zamanı (ve tesiri) geçmiş bile olsa, Allah ona dokunduğu günde verdiği sevabın
bir mislini yazar.» Zünnun-i Mısriy'e göre sabır, her hâl-u kârda Allah'dan
yardım istemektir.(11)
Sonuç olarak sabır; Başarının ilk basamağıdır, başarının garantisidir, imânın
desteğidir, ahlâ¬kın güzelliğidir, ilmin anahtarıdır, hikmetin öncüsüdür. İnsan
isteklerine sabır sayesinde ulaşır. Sabrlı olmayan insan başarılı olamaz, hedefe
ulaşamaz. Sabır, müslümanın öz sermâyesidir. Sabır, ağrıları dindiren acı bir ot
gibidir, hem can yakar hem de tedâvi eder. Her sıkıntı bir kolaylığa gebedir ama
hamilelik müddetine sabır etmek gerekir. Sabrın sonu selâmettir. Sabır, iman ve
ibadetin, ilim ve hikmetin, kısaca bütün faziletlerin başıdır. Sabır, Kurân-ı
Kerim’de yetmişden fazla yerde geçmektedir. Allah Teâlâ ısrarla sabırlı olmayı
tavsiye ediyor. Sabırlı olanlara mükâfatlarının sonsuz olarak verileceğini vaad
ediyor…15 Ocak 2010
İLHAMİ TEMEL
MEDİNE CAMİİ İMAM-HATİBİ
ÜMRANİYE / İSTANBUL
1- Dini Kav.Sözlüğü, D.İ.B. “Sabır” md.
2- Bakara süresi, 2/153
3- Riyazü’s-Salihin, 26. Hadis
4- K.Sitte; 3240 Nolu hadis
5- Zümer sûresi, 39/10
6- K.Sitte: Nolu hadis 3241
7- Kalblerin Keşfi, İ.Gazali
8- K.Sitte: Nolu hadis 3242
9- Pey.Tarihi; M.Faruk GÜRTUNCA
10- Âl-i İmrân süresi, 3/200
11- İlmin Işığında As.Kur.Tefsiri; Celal YILDIRIM
|