|
İslam’da Tevekkül
Sözlükte "dayanmak, güvenmek, vekil tutmak"
anlamlarına gelen tevekkül, din dilinde; her hususta Allah'a güvenmek, dayanmak,
teslim olmak işlerini Allah'a havale etmek demektir. Allah'a tevekkül; Allah'ın
yardımına, çalışanın emeklerini boşa çıkarmayacağına, sevabını, ücretini tam
vereceğine, duaları kabul edeceğine, âdil olduğuna ve haksızlık etmeyeceğine
inanmak ve güvenmektir. Tevekkül, çalışmadan, sebeplere sarılmadan işi Allah'a
havale etmek değildir.
İnsan her ne iş yapıyorsa yapsın, o işini
kurallarına uygun olarak yapacak, çalışacak, sabredecek, Allah'tan başarısı için
yardım isteyecek ve Allah'ın kendisini muvaffak kılacağına itimat edecektir.
Yaratanımıza karşı gereği gibi tevekkül etmemiz gerekmektedir. Gereği gibinden
kastımız, O’nun yaratmış olduğu sebeplere, sünnetullah’a sarılmaktadır.
Yaratılmışlar için kazanç çalışmasıyladır. Çalışana çalıştığının karşılı tas
tamam verileceği Kur’an’da zikredilmektedir. İlgili ayette şöyle buyrulmaktadır.
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
“İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey
yoktur”
Bu sebeple bizlerde çalışmaya önem vermeli ve
sebeplere sarılmalıyız. Böyle bir hayat tevekkül inancıyla doğru orantılı
geçecektir.
Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle
buyurmaktadır. “Sizler Allah’a gereği gibi tevekkül etseydiniz (sabahleyin) aç
çıkıp (akşamleyin) tok olarak dönen kuşu rızıklandırdığı gibi, elbette sizi de
rızıklandırırdı.”
Hadiste sabah çıkıp akşam kuşların geri döndüğü zikredilmektedir. Yani kuşlar
rızıkların kendilerine gelmesini beklememektedir. Kendileri rızıklarına
gitmektedir. İşte bize düşen davranış şekli de budur. Bir kişi “Ya Nasip”
diyerek sabah çıkıp Rabbine tam anlamıyla tevekkül ederek çalışma hayatına
atılmak isterse, Allah ona çalışması için bir iş, kazanması için bir meblağ ve
karnını doyurması için rızık verecektir. Peygamber Efendimizin hadis-i şerifte
zikrettiği bu hususu haşat düsturu haline getirmeliyiz.
Alemde hiçbir şey boş durmamaktadır. Her şey
çalışmakta ve çalışmanın karşılığı alınmaktadır. Canlılar aleminde çalışmayan
yoktur. Karıncalar, arılar, koyunlar, kuşlar vs. bütün hayvanat hep rızıklarının
peşinde koşmaktadır. Bu koşuşturmanın ise semeresi elbette alınacaktır.
Tembellik kişinin nefsindedir. Nefis çalışmadan her şeye ulaşmak ister ve bu
uğurda kişiden olmayacak şeyler arzu eder. Nefse uyulup da çalışmak terk edilip
tembellik benimsenir ise o zaman başa gelenlerden dolayı bütün sorumluluğun
kişiye ait olduğu unutulmamalıdır. Bütün mahlukatı rızıklandıran Allah
insanoğluna (haşa) düşman değildir. Kim tembellik etmemiş, kim çalışmış ise
mutlaka karşılığını almıştır.
Bir öğrenci kendisine düşen görevi harfiyen
yerine getirecek, öğretmeni tarafından kendisine verilenleri harfiyen yerine
getirip, çalışıp çabalayacak ve böylece Rabbine tevekkül edecek. Bir memur
kendisine verilen memuriyeti Milletinin bir emaneti bilecek, o doğrultuda işini
aksatmadan çalışacak, işlerinde asla aldatmaya kaytarmaya gitmeyecek ve Rabbine
tevekkül edecek. Bir işçi çalıştığı yerdeki işi yine işverenin bir emaneti
olarak bilecek, asla işle ilgili aksaklığa gitmeden çalışacak ve Rabbine
tevekkül edecek. Bir çiftçi kardeşim toprağını zamanında sürecek, tohumunu
atacak, gübresini gerektiği gibi verecek iyi ürün almak için kendisine öğretilen
tekniklerden istifade edecek ve işin sonucunu Rabbine bırakıp tevekkül edecek.
Hayatla ilgili daha birçok örnek verebiliriz. Hayatın hangi safhasında olursa
olsun, ister aile hayatında ister okul hayatında, ister iş hayatında, ister
ticari hayatta ister, isterse sosyal hayatta biz üzerimize düşen vazifeyi gerçek
anlamda yerine getirme gayreti içinde olmalı ve işin neticesini Rabbimize havale
etmeli tevekkül etmeliyiz. Bir kıssa ile konumuzu daha anlamaya çalışalım. Hz.
İbrahim’i yakmak için Nemrut çok büyük bir ateş yaktırmış. Bu ateşin
söndürülmesi için bir karınca sırtına küçük bir su parçası koyup gitmeye
başlamış. Karıncaya demişler; “Sen bu suyla Hz. İbrahim’in ateşini
söndüremezsin” diye. Karınca “söndüremezsem bile ben bana düşen vazifeyi yerine
getirmiş olurum” diye cevap vermiş. Yaşantımızda bir çok şeyi arzu etmekteyiz.
Arzu ettiğimiz şeylerin ise kendimiz için hayırlımı şerlimi olduğunu
bilmemekteyiz. Bu sebeple biz arzu ettiğimiz şeyler için çalışmalı çaba
göstermeli ve işin nihayetini Allah’a (c.c.) bırakmalıyız. Sonucunda ise bize
verilene razı olmalı, ele geçmeyenlerden dolayı Rabbimize asla isyan
etmemeliyiz. Karınca misali biz bize düşeni yapalım. Gerisini en iyi Yaratanımız
bilir.
Yüce Allah bu aleme bir kanun koymuştur. Her şey
bu kanunlarla idare edilmektedir. Ekin elde etmek için tohum şarttır. Meyve için
ağaç, ağaç için güneş ve su şarttır. Mahsul elde etmek için çalışmak şarttır.
Ekmeden biçilmemekte, yemeden doyulmamaktadır. Çocuk sahibi olmak için ananın
yumurtasına babanın spermine ihtiyaç vardır. Allah her şeye kadirdir. Elbette
Rabbimiz Kadir-i mutlaktır. İstediği şeyi istediği gibi yapmaktadır. Bu O’nun
azametinin gereğidir. Hz. Adem’i anasız babasız, Hz İsa’yı babasız yaratmıştır.
Hz. İbrahim’in ateşini kendisi için esenlik yapmış, Hz. İbrahim’in Hz. İsmail’i
kesmek için bilevlediği bıçak O’nu kesmemiştir. Hz. İsa Allah’ın izniyle ölüleri
diriltmiş, Sevgili Peygamberimizin bir işaretiyle ay ikiye ayrılmıştır. Bunların
hepsi harikulade şeylerdir. Rabbimizin mutlak hakimiyetinin ispatıdır. Bunların
hepsi birere mucizedir ve mucizeler Allah’ın dilediğine verilir. Bu gibi
olayların hepsi bütün insanlar için kanunlara aykırı olduğu için harikulade,
mucize adını almıştır. Oysaki aleme konulan kanunlar (Sünnetullah) her zaman
devam etmektedir. Yüce Rabbimiz Peygamberlerini desteklemek, insanları hidayete
götürmek amacı dışında koymuş olduğu kanunlara, vermiş olduğu vaadine muhalefet
etmemektedir.
Günümüzde bazı insanların özellikle kader
meselesinde hep yanlışlıklara düştüklerini üzülerek görmekteyiz. Aslında hiçbir
kardeşimizin kader meselesiyle ilgili bir problemi yoktur. Çünkü hepimiz her
şeyin rabbimizin yaratmasıyla olduğunu kabul etmişizdir. O ol demeden hiçbir
şeyin olmayacağını inkar edenimiz yoktur. her şeyin kaderle olduğunu kabul
etmekteyiz. İşte tam bu noktada kader meselesinde problemimiz olmamakla beraber
asıl problemimiz tevekkül konusundadır.
Biz bize düşenleri yerine getirmeden Rabbimizin
bilgisini sorgulamaya çalışıyoruz ki, bu çok yanlıştır. Bir müteahhit kendisine
düşen vazifeyi tam anlamıyla yerine getirmez, ev yaparken malzemeden çalar,
düşük kalitede mal kullanır, binayı gerektiği gibi konulan kanunlara göre
yapmaz, sonra bina yıkıldığı zaman “ne yapalım kaderimiz böyleymiş” diyerek işin
içinden çıkmak ister. Bu doğru mudur? Asla doğru değildir. Çünkü müteahhit
kendisine düşeni yapmamıştır ve sorumluluğu kadere atmakla sorumluluktan
kurtulamayacaktır. Bir öğrenci gereği gibi dersine çalışmayıp sonuçta başarız
olur ve “ne yapalım kaderimize razı geleceğiz” derse yanlış söylemiş olur, Çünkü
öğrenciye düşen çalışmak idi. Çalışmadığından dolayı sorumluluktan kurtulamaz.
Yine alkol alıp sürat yaptıktan sonra kaza yapıp nihayetinde hayatını
sonlandıran bir kişi için “takdir-i ilahi böyleymiş” diyemeyiz. Çünkü bize düşen
sebeplere sarılmak idi. Sebeplere sarılmadığımız için asla sorumluluğu kadere
atamayız. Alkol almamak sebebe sarılmaktır. Arabayı hız limitinde sürmek sebebe
sarılmaktır. Devletimiz tarafından koyulan kanunlara uymak sebebe sarılmaktır.
Sebeplere sarılmak yerine hep hatayı kadere
yüklemek hatalarımızdan ders çıkarmamamıza ve nihayetinde dünyada ahirette de
kaybetmemize sebep olacaktır. Mehmet Akif Ersoy bu hususu çok güzel dile
getirmiş ve hatanın kader inancımızda değil tevekkül inancımızda olduğunu şu
dizeleriyle bizlere aktarmıştır.
Taleb nasılsa, tabî'î, netîce öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?
"Çalış "' dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
…
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmil edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür. Vazîfesidir...
Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
…
Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
Hudâ-yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
Utanmadan da tevekkül diyor bu cür'ete... Ha?
…
Senin bu kopkoyu ,sirkin sığar mı îmâna?
Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdân'a ?
Kimin hesâbına inmiş, düşünmüyor, Kur'ân...
Cenâb-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhâtab olan!
…
Görür de hâlini insan, fakat, bu derbederin,
Nasıl günâhına girmez tevekkülün, kaderin;
Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,
Muvaffakiyyete imkân bulur musun acaba?
Hamâkatin aşıyor hadd-i i'tidâli, yeter!
Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
"Kader" senin dediğin yolda şer'a bühtandır.
Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrândır.
Yüce Allah Peygamber Efendimize bir ayette şöyle
buyurmaktadır.
وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ
فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
“…İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de
karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven).
Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”
Ayette Efendimize Rabbine tevekkül et demeden önce onlarla istişare et, gerekli
tedbirleri al ve artık karar verdiğin zaman Rabbine tevekkül et demektedir. Bu
bize yol gösterici olmalıdır. Tevekkül görevi Yaratana bırakmak değildir.
Tevekkül Allah’ın kullarından yapmasını istediği şeyleri kendisine havali etmek
değildir. Böyle bir tevekkül anlayışı sebebiyle hep yanlışlara sürüklenmekteyiz.
Her birimiz bulunduğumuz konumda gerekli ve doğru çalışmaları yaptıktan sonra
işin nihayetini Rabbimize bırakacağız. Tevekkül ise tevekkülümüz bu olmalıdır.
Tevekkül anlayışımızda bulunan eksikliklerden
biride şudur. Hayır ve şer Allah’tan değil midir? O zaman benim yapabileceğim
hiçbir şey yoktur diyerek hatalara sürüklenmekteyiz. Durum böyle midir? Bize
düşen hiçbir vazife yok mudur? Elbette durum bundan ibaret değildir. Hayır ve
şer Allah’ın yaratması iledir. O’nun yaratması olmadan hiçbir şey meydana
gelmemektedir. Bununla beraber hayır Allah’tan şerler yani kötü olarak
bildiğimiz şeyler ise kendi yaptıklarımızdan dolayıdır. Bu manada eğer biz kötü
olana gitmez isek, kötü olana gitmeme yolunda bütün azmimizi gösterir isek
rabbimiz bu çalışmamızın karşılığı verecek ve bizi kötü yolda bırakmayacaktır.
Ama iyi yolda olmasak dahi Rabbimiz bizim iyi yolda olmamız için hayırlar
yaratmıştır. Kur’an bir hayırdır. Peygamberimiz bir hayırdır. İlmiyle amil olan
alimlerimiz bizim için bir hayırdır. Yanlışlıklara sürüklenmemiz için bizi
uyaranlar bizim için hep hayırdır. Bu hayırlar Rabbimizdendir. Bizim dünya ve
ahiret mutluluğunu elde etmemiz içindir. İşte biz bizim için Rabbimiz tarafından
bu hayırları görmezlikten gelir de şerre düşer isek işte o zaman Rabbimiz bizim
için şer olanı yaratmaktadır. Peygamber Efendimizin bir hadisini sizinle
paylaşmak isterim. Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Sizden biriniz mutlaka
Allah’a hüsn-i zan ederek ölsün”
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız yanlış inançlara bürünürsek Rabbimizin bizleri
(haşa) cehennemlik yarattığına inanırız ki, buda Rabbimiz için Su-i Zan
olacaktır. Oysaki Allah’tan ümit kesilmez. O hataları bağışlayandır. O kullarının
dünya ve ahiret mutluluğu için sebepler yaratandır.
Yüce Rabbim İmanımızı kamil eylesin. Amelimizi
salih eylesin. Kalbimizi temiz eylesin. Doğru davranış şekillerini ortaya
koyarak, yanlış inançlardan arınarak Kendi rızasına uygun işler yapmayı
cümlemize nasip etsin. Bise düşen vazifeyi harfiyen yerine getirip, sonucu
Rabbimize bırakıp gerçek tevekkül inancıyla yaşayanlar eylesin. Geceniz mübarek
olsun. Allah’a emanet olun.
www.guncelvaaz.com
Ahmet ÜNAL
Vaiz
|