
Ali İhsan ÇELEBİ
Vaiz-Pazaryeri/Bilecik
SORUMLULUK BİLİNCİ
Bireyin uyum
sağlaması, üzerine düşen görevleri yerine getirmesi ve kendine ait bir olayın
başkaları üzerindeki etkilerinin sonuçlarını üstlenmesi, başkalarının haklarına
saygı göstermesi ve kendi davranışının sonuçlarına sahip çıkabilmesi, sorumluluk
olarak tanımlanmaktadır. Yüce Allah insanı, en güzel bir şekilde yaratmış (Tin
95/4), halife olarak yeryüzüne göndermiş (Bakara, 2/30; Fatır, 35/39), gökte ve
yerde ne varsa hepsini onun emrine amade kılmıştır (Lokman, 31/20; Casiye,
45/13). Sayısız nimetlerle ödüllendirilen bireyler, doğal olarak bazı ödevlerle
sorumlu tutulmuş, “İnsan başıboş bırakılacağını mı zanneder?” (Kıyame 75/36)
ayetiyle gelişigüzel davranışlardan uzak durulması istenmiştir.
Kâinatta her şeyi bir
düzene göre programlayıp, çeşitli işlerle görevlendiren Yüce Allah (c.c), insanı
aklı ve düşüncesi sayesinde, eylemlerinde serbest bırakmış, dünya ve ahretin
mutluluk yollarını gösteren öğütler vermiştir. “Şüphesiz biz emaneti göklere,
yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan
çekindiler. Onu insan yüklendi” (Ahzâb 33/72) ayetiyle akılsız varlıkların
sorunlulukları yerine getiremeyeceğini ve yükümlü olamayacaklarına işaret
edilmiştir.
Dünya coğrafyasını
paylaşan insanlar, Yüce Allah tarafından kendilerine verilen sayısız nimetleri
gelişigüzel, saçıp savurarak, dengesizse kullanma hakkına sahip değildir.
Yeryüzüne dağınık olarak serpiştirilen nimetler tüm insanların ortak malıdır.
Dünya üzerinde yaşayan her birey bu doğal zenginliklerden imkânlar ölçüsünde
istifade ettirilmelidir. Teknolojinin gelişmesiyle küçülen dünyamızda, kendisini
dünyanın efendisi sayan, her türlü zulmü ve haksızlıkları insanlara meşru gören,
nimetleri gelişi güzel kullanıp, sömürdüğü ülkelerin doğal zenginlikleriyle lüks
içerisinde hayat sürenlere mukabil, açlık ve yoksullukla, ölümle pençeleşen
insanların varlığı görmezlikten gelinemez. Devletlerin, milletlerin, hatta aynı
vatanı paylaşan bireylerin birbirlerine karşı birçok sorumlulukları vardır.
Öncelikle insanlar birbirini sevmeli, saymalı ve karşılıklı haklarını
gözetmeleri gerekir. Sevgili Peygamberimiz, sevgiyi imanın gereği olarak
nitelendirmiş, “İman etmedikçe Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de
kâmil bir imana sahip olamazsınız”( Müslim, İman, 22); "Müminler birbirlerini
sevmede, birbirlerine acımada ve merhamette, bir vücut gibidir. Bir organ
rahatsız olduğunda, diğer organlar da onunla birlikte ateşlenir, uykusuz
kalırlar” (Buhârî, Edeb, 27) ifadeleriyle beyan etmiştir. “Komşusu,
zararlarından emin olmayan kimse cennete giremez” (Müslim, İman, 18) sözüyle
bireylerin hakkını gözetmeyi, onlara zarar verecek söz ve davranışlardan
kaçınarak kardeşçe yaşamayı önermiştir. Bunu başarabilmek için; rüşvet, faiz,
karaborsacılık, kamu, şahıs mallarını zimmete geçirmek, alışveriş ve ticarette
hile yapmak, aldatmak, sövmek, dövmek, kalp kırmak, gıybet etmek, iftira atmak,
kişilerin şahsiyetlerine ve namuslarına dil uzatmak, yalan söylemek, haksız yere
baskıda bulunmak, insanları rencide etmek, çirkin ve yüz kızartıcı işlerden uzak
durmak gerekir. Toplumda istenmeyen olumsuzluklara maruz kalan kimse,
kötülüklere iyilikle mukabele etmelidir. Atalarımız, “iyiliğe karşı iyilik her
kişinin, kötülüğe karşı iyilik er kişinin harcıdır” sözüyle iyiliği
önermişlerdir. “İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav.
Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir
dost oluvermiştir” (Fussilet 41/34) ayeti de yapıcı davranışların olumlu
sonuçlarına atıfta bulunmaktadır.
Toplumsal
görevlerimizden biri de iyilikte yardımlaşmak, muhtaçlara yardım elini
uzatmaktır. “İyilik ve takva üzere yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzere
yardımlaşmayın” (Maide 5/2) ayetinde insanlara aydınlık bir gelecek
sunulmaktadır. Hayali ve olumsuz düşüncelerden soyutlanarak gerçekçi ve yapıcı
çalışmalar önerilmektedir. “Bir müminin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını
gidereni Allah, kıyamet günündeki sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir;
darlıkta olana kolaylık gösterene, dünya ve âhirette kolaylık sağlar; bir
Müslüman’ın ayıbını örtenin, dünyada ve âhirette kusurlarını örter; kul
kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da ona yardım eder…” (Müslim, Zikr ve
Dua, 11) hadisi şerifi de kalplerdeki kötü hastalıkların tedavisine vesile
olmuştur. “…Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde
bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez” (Kasas 28/77) ayeti
kerimesinde insanlara iyilik yapılması istenmektedir. Dolayısıyla Allah’ın
rahmetini, yardımını ve rızasını isteyen kişinin, mutlaka ihtiyaç sahiplerine
yardım elini uzatması gerekir. Bu aynı zamanda dini bir ödev, toplumsal bir
sorumluluktur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de zenginin malında fakirin hakkının
bulunduğu bildirilmektedir: “Herhangi birinize ölüm gelip de, ‘Ey Rabbim! Beni
yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!’ demeden
önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın” (Münâfikûn
63/10) buyrulmuştur.
İnsanların önemli
sorumluluklarından biri de Allah’ın onlara sunduğu sayısız nimetleri iktisatlı
kullanma yükümlülüğüdür. Bu imkânlar; dinî ve ahlakî ölçülere göre gereken
yerlere, gerektiği kadar harcanmalıdır. Bunların toplumun zararına kullanılması;
harcamada lüks ve israfa kaçılması yasaklanmıştır. İsraf, şahsi ve ailevi
harcamalarda ileri gitmek, nefsin kötü arzularını tatmin için harcamaktır. Bu
yanlış yaklaşımlar, toplum ekonomisini sarsar, kalkınmayı engeller ve kötü örnek
oluşturduğu için toplumda huzursuzluklara neden olur. Diğer taraftan lüks ve
israf, bencillik ve hasedi doğurur. Bu da, toplumda yozlaşmaya, çekişmeye,
birlik ve beraberliğin parçalanmasına yol açar. Hayatın her alanında temkinli ve
orta yolu tutmak gerekir. “Onlar, harcadıklarında ne israf, ne de cimrilik
edenlerdir. Onların harcamaları, ikisi arasında dengeli bir harcamadır” (Furkan
25/67) ayetinde ölçülü davrananlar örnek gösterilmiştir. Dinen meşru olmayan
işlere yapılan harcamalar yasaklandığı gibi, ihtiyaçtan fazlası da israf olarak
nitelendirilmiştir. “…Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü o, israf
edenleri sevmez” ayetiyle izah edilmiştir. (Araf 7/31).
Her birey, meşru
yollarla çalışıp kendinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin
ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Böylece yakınlarına ve topluma yük
olmaktan kurtulmuş, ülkenin kalkınmasına da olumlu yönde katkıda bulunmuş olur.
Hz. Peygamber, dağdan odun toplayıp satmanın, başkalarına el açmaktan daha iyi
olduğunu (Buharî, Zekât, 50) önermiş, kişilerin becerisine göre, helalinden ve
kendi gayretiyle hayatlarını sürdürmelerine katkıda bulunmuştur. “Hiç kimse,
çalışıp kazandığından daha hayırlı bir yemek yememiştir…” (Buhârî, Buyu, 15).
"İnsan için ancak çalışıp kazandığı vardır" (Necm 53/39). v.b. tüm öneriler, her
bireye toplumun gelişmesine ve refahına olumlu katkıda bulunma görevi
yüklemektedir. Zira ülkelerin gelişmesi ve mamur hale gelmesi, o ülke halkının
çalışıp kazanmasına bağlıdır. Bir toplumda hayat düzeyinin ve milli gelirin
yükselmesi, kişileri cömert, tok gözlü ve güvenilir yapar, fakirler de bu
ekonomik gelişmeden kendilerine düşen payı alır. Yoksulluktan kaynaklanan
kıskançlık da kendiliğinden kalkmış olur. “... Kendi ellerinizle kendinizi
tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah
dürüstleri sever” (Bakara 2/195) ayetinde; özde, sözde ve tüm eylemlerde iyiye
ve doğruya bir çağrı vardır.
Sorumluluk bilinciyle
yaratılan insanın, başta Yaratıcısı olmak üzere, kendisine, ailesine,
akrabalarına, komşularına, topluma ve tüm dünya insanlarına karşı ödevleri
vardır. Bu yükümlülüklerin başında, Müslümanların birbirini sevmesi, haklarına
saygı göstermesi, insanlara insan olduğu için saygı duyması gerekir. İslam
ahlakıyla yetişen her mükellef, Allah için seven, sevilen, sayan, sayılan,
merhamet eden, bağışlayan, hataları örten, güzel öğütlerde bulunan, özde, sözde
ve yaşantıda tutarlı, kendisiyle, ailesiyle, çevresiyle, milletiyle ve bütün
insanlıkla barışık olandır. Ayrıca; maddi ve manevi alanda iyilikte yarışır,
muhtaçlara yardım elini uzatır. Bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin
ihtiyaçlarını helâlinden kazanarak karşılar. Harcamalarını ölçülü yapar. İsraf
ve cimrilikten kaçınır. Boğazından geçen lokmanın sonucunu düşünür, hesabını
veremeyeceği tüm etkinliklerden kaçınır. Ölmeden önce, kendini sorgulamasını
bilir. Kısacık ömründe, ebedi mutluluğunu kazanır.
Selam ve dua ile…
|