|
İstiklal Marşımızın Kabulü ve Mehmet Akif
Ersoy’u Anma Günü
Her milletin yetiştirmiş olduğu kıymetli
insanlar vardır. Bu manada Yüce Milletimizin bağrından nice kıymetli insanlar
yetişmiş, dünya tarih sayfalarında yerlerini almışlardır. Bu kıymetli vatan
evlatlarından biride Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’dur.
Mehmet Akif, İstanbul'un Sarıgüzel semtinde,
Sarı Nasuh mahallesinde 1873 yılında dünyaya geldi.
Mehmet Akif'in olgunlaşmasında babasının tesiri
fazladır. Arapça’yı ve dine ait eserleri Mehmet Akif hep babasından öğrenmiştir.
Mehmet Akif babası için «O benim hem babam, hem
de hocamdır. Ben hayatta ne öğrendi isem ondan öğrendim» demiştir. Mehmet
Akif, Fatih rüştiyesini bitirmiş ve mülkiye mektebinin idadî kısmına
yazılmıştır. Burada da üç yıl okuyarak şahadetnamesini alan Mehmet Akif, bu
sefer Mülkiye'nin yüksek kısmına devama başlamıştır.
Mehmet Akif, baytar mektebine devam ettiği
sıralarda Tanzimat devri son bulmuştur. 1888
senesinde girdiği bu baytar mektebinde Mehmet Akif hep başarı ile sınıf
geçmiştir. Mehmet Akif baytar mektebini
bitirince Ziraat Nezareti (şimdiki Tarım Bakanlığı) baytarlık işleri şubesinde
vazife aldı. Mehmet Akif, ilk şiirini 1895 de
yayımladı. Bu şiir (Servet-i Fünun) adlı dergide çıkan (Kuran'a Hitap) adını
taşıyan bir şiirdir. 4 Ekim 1906 da, esas
baytarlık vazifesine ek olarak Halkalı Ziraat mektebi hocalığını da üzerine
aldı. 11/11/1908 de İstanbul Darülfünunu umumî
edebiyat profesörlüğüne tayin edildi. Mehmet Akif'in en çok eser verdiği yıllar
1908-1910 yıllardır.
Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken
yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür.
Mehmed Âkif'in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde
Batı'da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Mehmed Âkif
milletini ve dînini seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sâhip, şâir
tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı
meşhur bir Türk şâiridir. İstiklâl Marşı şâiri olması bakımından da Millî Şâir
ismini almıştır.
Mehmet Akif, şiirlerinde insanları hep iyiye
hep doğruya yönlendirmeye çalışmıştır. Mehmet Akif Ersoy kaderin ve tevekkülün
yanlış yorumlandığını dile getirmek de, insanların kendilerine düşen sebeplere
dayanmamalarını ve başlara gelen her türlü sıkıntıyı kadere yüklemeyi
eleştirmektedir. Onun kaderi de içinde açıklandığı “Vaiz Kürsüde” şiirinden
alınmış birkaç satır şöyledir.
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmil edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür. Vazîfesidir...
Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
…
Görür de hâlini insan, fakat, bu derbederin,
Nasıl günâhına girmez tevekkülün, kaderin;
Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,
Muvaffakiyyete imkân bulur musun acaba?
Hamâkatin aşıyor hadd-i i'tidâli, yeter!
Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
"Kader" senin dediğin yolda şer'a bühtandır.
Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrândır.
Kader ferâiz-i îmâna dahil... Âmennâ...
Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma'nâ.
Kader: Şerâiti mevcûd olup da meydanda,
Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda.
Niçin, nasıl geliyornuş... O büsbütün meçhûl;
Biz ihtiyârımızın sûretindeniz mes'ûl.
Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh;
Senin vazîfen itâ'at ne emrederse İlâh.
O, sokmak istediğin şekle girmesiyle kader;
Bütün evâmiri şer'in olur bir anda heder!
Neden ya, Hazret-i Hakk'ın Resûl-i Muhterem'i,
Bu bahsi men ediyor mü'minîne, boş yere mi?
Mehmet Akif Ersoy ne kadar sıkıntılar içerisinde olsak da geçmişimizden
aldığımız, milli ve manevi değerlerimizden getirdiğimiz gücün bize her zaman yol
gösterici olduğu inancını asla kaybetmemekte ve bizlere şöyle tavsiyelerde
bulunmaktadır.
Lâkin ister misin, oğlum, mütesellî olmak:
İctimâî bütün âmillere, kudretlere bak.
Bunların herbirinin kuvveti, mâzîye inen,
Kökü mikdârı olur; çünkü bu âmillerden,
En derin köklüsü en sağlamı, en hâkimidir.
Şimdi, sen bizdeki kudretleri eşsen bir bir,
Göreceksin ki: Bu millette fazîlet en uzun,
En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,
Bir mübârek suyu var, hiç kurumaz: Dîn-i mübîn.
Hâdisât etmesin oğlum, seni aslâ bedbîn....
İki üç balta ayırmaz bizi mâzîmizden.
Ağacın kökleri mâdem ki derindir cidden,
Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş ne zarar?
O, bakarsın, yine üstündeki edvârı yarar,
Yükselir, fışkırıp, âfâk-ı perîşânımıza;
Yine bin vâha serer kavrulan îmânımıza.
Mehmet Akif, dünya hayatının geçici olduğunu, sonunda
kabire girileceğini, ahiret hayatının hiçbir zaman unutulmamasını bizlere şöyle
öğütlemektedir.
Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna
Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna.
Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu;
Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.
Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,
Sokuldu servilerin ortasında bir çukura,
Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur
Kabardı toprağın altında bir an, bir ur!
Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
Dönün de arkadakinden sorun fecâ'atini·
Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak
İlel'ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!...
Mehmet Akif Ersoy Sevgili Peygamberimizin
dünyaya gelişini ve dünyada gerçekleştirmiş olduğu güzellikleri şu şekilde
mısralara dökmektedir.
Ondört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın ondördü; bir öksüz çıkıverdi!
…
Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sûm,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere, rahmetti, evet şer'-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünyâ neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem'iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma'sûma bütün bir beşeriyye,t...
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.
"Ölen insan mıdır, ondan kalacakşey: Eseri;
Mehmet Akif çalışmanın gerekliliğini ise şiirlerinde
şöyle dile getirmektedir.
Davran artık kârbânın arkasından durma, koş!
Mahv olursun bir dakîkan geçse hattâ böyle boş.
Kurtuluş yok sa'y-i dâimden, terakkîden bugün.
Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!
Mehmet Akif, insanın kendi yaratılış hikmetini
anlamasını, ne kadar ulvi bir şekilde yaratıldığını ve insanın mahiyetini şöyle
anlatmaktadır.
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
"Muhakkar bir vücûdum!" dersin ey insan, fakat
bilsen.
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir:
Mehmet Akif Ersoy bir başka şiirinde geçmiş
olayların önemini tarihten ders çıkarılması gerektiğini şöyle vurgulamaktadır.
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
"Târîh "i "tekerrür" diye ta'rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Her milletin kendine özgü bir marşı vardır. Bizim marşımız İstiklal Marşı
ise, toplumsal birlikteliğimizden, düşmana esir olmamayı şeref saymaktan, bu
vatan uğruna can vermekten, cennet vatanı kimselere bırakmamayı ahdetmekten
ortaya çıkmıştır. Marşımız Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınsa da aslında
İstiklal Marşı, her birimizin yüreğindeki sevdanın dışa yansımasıdır.
Mehmet Akif Ersoy Milli Marşımız “İstiklal
Marşı”nı milli ve manevi değerlerimizin ortak paydası olarak dile getirmektedir.
Nitekim vatan, bayrak, yıldız, hak, hürriyet, istiklal, yurt, millet, ırk,
kahramanlık, gibi milli kavramlarla iman, şehadet, helal, cennet, huda, ezan,
mabed, vecd gibi dini motifler birbiriyle uyum halinde zengin bir belagatla
kullanılmış, böylece Milli Mücadele’yi gerçekleştiren halkın ruhunda mevcut olan
iki önemli kavram İstiklal Marşı’nın da iki temel temasını oluşturmuştur.
İstiklal Marşının yazılması ile ilgili süreç
şöyle gelişmiştir. İstiklâl mücadelesinin
başladığı ilk günlerden itibaren gazete yazılarıyla, vaazlarıyla, hutbeleri ve
şiirleriyle halkın mücadele bilincine ulaşması için elinden geleni yapan Mehmet
Akif, İstanbul’da durmamış ve Anadolu’yu belde belde, köy köy dolaşarak bu
mücadelenin sadece Türk milletinin mücadelesi olmadığını, savaşın kaybedilmesi
durumunda İslam’ın da paymâl edileceğini anlatmıştır. Halkın bilinçlenmesinde
faaliyetleriyle büyük emek sarf eden Akif, 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne
Burdur Mebusu olarak girmiş ve mücadelenin ruhunu, gerçek mahiyetini bu defa da
halkın mümessillerine anlatmaya çalışmıştır.
Eğitim Bakanlığı İstiklal Marşı için yazılmış
güfteleri incelemiş ancak içlerinde İstiklal Marşı olabilecek bir eser
bulamamıştır. Bakan Hamdullah Suphi, Mehmet Akif ‘in marşa ödül koyulması
nedeniyle katılmadığını öğrenince şaire yazdığı mektupta ödül konusunun uygun
bir şekilde çözümlenebileceğini ve yarışmaya katılmasını belirtir. Aralık 1920
sonlarına doğru Ankara’ya gelen Akif eğitim bakanı Hamdullah Suphi’nin 5 şubat
1921 tarihli mektubuyla aldığı İstiklal Marşı siparişi için şimdilerde müze olan
Hacettepe’nin arkasındaki Tacettin Dergahındaki odasına çekilerek marşı yazmaya
başlar. İstiklal Marşı 17 şubat 1921 tarihinde Hakmiyeti Milliye Sebilürreşat ta
yayınlanır. İstiklal Marşı 12 Mart 1921 günü
kabul edilir. Paltosu olmayan Akif kazandığı beş yüz liralık ödülü yoksul kadın
ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulan “Darülmesai
“ ye bağışlar.
İstiklal Marşı, Yunan ordularının Anadolu
içlerine kadar yayıldığı, Sevr Antlaşması’nın imzalandığı, cephelerden çeşitli
haberlerin geldiği, Milli Mücadele’nin ve Meclisin en heyecanlı günlerinin
yaşandığı bir dönemde Mehmet Akif Ersoy tarafından aynı heyecanla kaleme
alınmıştır. Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı’nı Safahat adlı kitabına almamış ve
“O benim değil milletimindir” demiştir.
İstiklal Marşımızın kabul edilişinin 88.
yılında ve Mehmet Akif Ersoy’u anma gününde vaazımızı İstiklal Marşımızın o
güzel, o eşsiz, yüreğimizin sesi olan mısralarıyla bitiriyoruz.
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım...
Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hâyasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar - ki şehâdetleri dinin temeli -
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerihamdan, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım!
O zaman yükselerek Arş’a değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal.
Mehmet Akif Ersoy’un dile getirdiği gibi bizde
Yüce Rabbimizden “Bu cennet Vatanımızın şerefli evlatlarına bir daha İstiklal
Marşı yazdıracak zorluklar içerisindeki bir zaman dilimi nasip etmesin” diye
duada bulunuyoruz. Allah-u Teala Vatanımıza dirlik, milletimize birlik nasip
etsin.
Allah’a emanet olun. Cumanız mübarek olsun.
Ahmet ÜNAL
Vaiz
|