İSRAF ve CİMRİLİK
İnsanın değeri kendisine
verilen nimet ve yeteneklerle yakından ilgilidir. Düşünme, fikir üretme, bilgi
sahibi olma, karar verme ve isteği doğrultusunda amel edebilme yeteneği onu
diğer yaratıklardan ayıran başlıca özelliklerdir. Yüce Allah insanla birlikte
yeryüzü ve çevresinde, canlılara yetebilecek ölçüde rızık ve nimet de
yaratmıştır. Öyle ki Kur’an-ı Kerim’de, bu nimetlerin sayısal olarak tespitine
bile güç yetirilemeyeceği ifade edilmektedir.
Yine kâinattaki her canlının rızkının Yaratan tarafından lutfedildiği
belirtilmiştir.
Dünya ve erişebildiğimiz diğer
âlemlerin sayısız nimetler üretmeye elverişli olduğu gerçeği göz önünde
bulundurulursa, Allah’ın nimetlerinin ne denli sayısız olduğu ve her canlı için
yetecek ölçüde rızık yarattığı anlaşılır. Kendisine bu derece önem verilen
insan, başıboş bırakılmamış,
yaratılış amacının Allah’a ibadet olduğu
ifade edilmiş, bu ibadet yolu da gönderilen peygamberlerle kendisine
bildirilmiştir. İnsan, kendisine verilen nimetin değerini bilecek ve şükredecek,
niçin yaratıldığının
şuurunda hayatını sürdürmeye çalışacaktır.
Mal ve Servetin Kullanımı
İhtiyaçlarımızı gidermek için edindiğimiz şeylere
genelde “Mal” terimi kullanılır.
Sözlükte mal, kişinin malik olduğu eşyanın hepsini ifade eder.
Edindiğimiz mallar yığınına da “Servet” adını vermekteyiz.
İslâm inancına göre, evrendeki her şey Allah’a aittir. İnsanların elde ettiği
mal ve mülkün hepsi O’nundur.
Nitekim,
وَتَبَارَكَ الَّذى لَهُ مُلْكُ
السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا
“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin
mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olan Allah ne yücedir!..” (Zuhruf,
43/85) âyeti bu hususu dile getirmektedir. İnsan âdeta Allah’ın mülkünün
emanetçisidir. Bu nedenle o, Allah’ın mülkünde başkalarına zarar vermeden meşrû
yollardan kazanacak ve elde ettiği serveti harcarken de topluma zarar vermeyecek
şekilde meşrû ölçüler içinde sarf etmeye özen gösterecektir.
İslâm’da insanlara her ne kadar özel mülkiyet hakkı
tanınmış ise de, kişiler mülklerinde veya sahip oldukları değerlerde sınırsız
tasarruf hakkına sahip değillerdir. Başka bir ifade ile kişinin, “nasıl olsa
mülk bana aittir, sahip olduğum maddî ve manevî değerleri, gerek fert gerekse
toplumsal bazda fayda ve zararı gözetmeden kullanma hakkına sahibim.” deme
özgürlüğü yoktur. Bu noktada İslâm’ın iktisadî hayata belli ölçüler çerçevesinde
müdahale ettiğini görmekteyiz. Şu kadar var ki hemen her toplumda sahip
oldukları mal veya servetlerde insanlara getirilen bazı yükümlülükler, hoş
karşılanmamış ve itirazlara mahal olmuştur.
قَالُواْ يَا شُعَيْبُ
أَصَلاَتُكَ تَأْمُرُكَ ان نَّتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَن نَّفْعَلَ
فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاء
“Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları),
yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı
emrediyor?…” (Hûd, 11/87) âyeti özel mülkiyete getirilen bazı kayıtların tarihi
kökeni ve insanların malları ile ilgili olarak getirilen yükümlüklerde
sergiledikleri tavır konusunda bize bir fikir vermektedir. Aslında gerekli
şartları taşıyan bireylere getirilen maddî yükümlülükler, genel kamu yararı için
getirilen yükümlülüklerdir. Nitekim İslâm, koyduğu bu tür prensiplerle, fert ile
toplumun menfaatlerini bağdaştırmayı hedeflemiştir.
İslâm, kişiyi servet edinmede nasıl birtakım
kurallarla bağlı kılmışsa, elde edilen servetin tüketimi ya da tasarrufunda da
meşrû ölçüler doğrultusunda hareket edilmesini öngörmüştür. Nitekim Kur’an-ı
Kerim’de,
مُّسْتَخْلَفِينَ
فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَأَنفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ
آمِنُوا بِاللَّهِ
وَرَسُولِهِ وَأَنفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُم
“Allah’a ve Resûlüne iman edin. Sizi, üzerinde
tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası
için) harcayan kimselere büyük mükafaat vardır.” (Hadîd, 57/7).
ْ
قِيَاماً وَارْزُقُوهُمْ
فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفاً
وَلاَ تُؤْتُواْ
السُّفَهَاء أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللّهُ لَكُم
“Allah’ın sizi
koruyucu kılmış olduğu mallarınızı aklı ermezlere (beyinsizlere) vermeyin.”
(Nisâ, 4/5) âyetleri ile servetin, ölçüsüzce değil meşrû şekilde harcanması,
onun değerini bilmeyenlere verilmemesi emredilmektedir. Sahip olunan değerlerin,
hiçbir şekilde zayi edilmesi tasvip edilmediği gibi bu tür davranışlar
yasaklanmıştır.
İslâm’da helâlinden kazanmak ve bu kazancı uygun
şekilde ve gereği gibi kullanmak temel esas ve hedeftir. Dinimizde, haram kazanç
yerildiği gibi, helâl kazancın da gerekli ölçüler çerçevesinde kullanılmaması
kınanmış hatta yasaklanmıştır. Kazancın ya da sahip olunan değer ve nimetlerin
gereği gibi kullanılmaması, israf kavramı ile ifade edilmektedir ki, İslâm’da,
her çeşidiyle israf haram kılınmıştır. Hem elimizdeki üretilmiş malları hem de
dünyanın kaynaklarını ölçülü ve dengeli bir biçimde kullanmak ve tüketimi ona
göre düzenlemek zorundayız.
İsraf
ve Cimriliğin Anlamı
İsraf; herhangi
bir konuda aşırı gitmek, doğru ve gerçek olandan sapma, meşrû sınırların ötesine
geçme; imkanları ve sahip olunan değerleri, gerekli görülen yerler dışında veya
gereğinden fazla harcama
anlamına gelmektedir.
Cimrilik ise;
imkan olduğu halde gerekli harcamayı yapmamak demektir.
İsraf kelimesi iki âyette,
bunun fiil ve isim şeklindeki türevleri ise, 21 âyette geçmektedir. Ayrıca israf
anlamına gelen “tebzîr” ve türevleri de kullanılmaktadır. Bu kelimeler,
hadislerde de yer almaktadır. Kur’an-ı Kerim’de “meşrûiyet sınırını aşanlar”
için sık sık “müsrif” ve “müsrifîn, müsrifûn” kelimeleri
kullanılmaktadır.
Ayetlerde israf kavramı, doğru inançtan sapma,
tutum ve davranışlarında itidalden sapma,
ahlakta meşrûiyetten sapma ve azgınlığa düşme
anlamlarında kullanılmıştır.
İsraf ve
Cimrilik Yasaklanmıştır
İslâm’da israf ve cimrilik, âyet ve hadislerle yasaklanmıştır. Nitekim,
وكُلُواْ
وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ
“...Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz; çünkü
Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf, 7/31) âyeti israfın haram olduğunu
açıkça dile getirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de
كُلُوا
وَاشْرَبُواْ وَتَصَدَّقُوا وَالْبَسُوا في غَيْرِ إسْرَافٍ وََ مَخِيلَةٍٍ
“Kibirsiz ve israf etmeden yiyiniz, içiniz,
giyiniz ve sadaka veriniz.”
sözü ile israfın yasaklığını ifade buyurmuştur. Dikkat çekici bulduğumuz şu olay
İslâm’ın israf konusunda ne denli titiz olduğu hususunda bize yeterli fikir
vermektedir:
أنَّ رَسُولَ اللّهِ صلى الله
عليه وسلم مَرَّ بِسَعْدٍ، وَهُوَ يَتَوضَّأ
Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s.) Sa’d’e uğradı. Sa’d bu esnada abdest
alıyordu. Resûlullah (a.s.), (onun suyu aşırı kullandığını görünce);
فقَالَ مَا هذَا السَّرَفُ
"Bu israf nedir"? diye sordu. Sa’d de,
فقَالَ أفِي الْوُضُوءِ
إسْرَافٌ؟ "Abdestte de israf olur mu?"
dediğinde Hz. Peygamber (s.a.s) de
,
قَالَ نَعَمْ وَإنْ
كُنْتَ عَلى نَهَرٍ جَارٍ “Evet, hatta
akmakta olan bir nehirde abdest alsan bile” şeklinde cevap verdi.
Kur’an-ı Kerim’de, insanın
cimrilik duygusundan kurtulması ve bunun yerine cömertlik duygusunu geliştirmesi
her vesile ile öğütlenmekte, Allah’ın cimrilik edenleri ve başkalarına da
cimriliği tavsiye edenleri sevmediği belirtilmektedir (Nisa, 4/37). Başka bir
ayette cimriliğin insanın kendi yararına bir davranış olmayıp aksine tam
aleyhine bir sonuç doğuracağı ifade buyurulmuştur.
Hz. Peygamber de cimriliğin yasak ve dinde hoş karşılanmayan bir haslet
olduğunu,
خَصْلَتَانِ َﻻ تَجْتَمِعاَنِ في مُؤْمِنٍ: الْبُخْلُ، وَسُوءُ الخُلْقِ
"İki haslet vardır ki bir
mü'minde asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk."
hadisiyle ifade etmiştir. Ayrıca Resûlullah (s.a.s) genel olarak insanlar
hakkında düşünülebilen en kötü ve alçaltıcı iki huyun cimrilik ve korkaklık
olduğunu,
cimrilik duygusuyla imanın bir arada bulunmayacağına
vurgu yapmıştır.
İslâm ahlakçıları cimriliği
ahlakî ve psikolojik bir hastalık kabul ederek diğer reziletler gibi bunun da
ilim ve amel yoluyla tedavi edilebileceğini ifade etmişlerdir. İlim yolu
cimriliğin ahlakî, dinî ve içtimaî bakımdan zararlarını ve bundan kurtulmanın
yollarını araştırıp öğrenmek, amel yolu ise insanların dertleriyle ilgilenmek,
nefse güç gelse de insanlara yardım etmeye kendini zorlamak şeklinde
özetlenebilir.
İsraf Alanları
Toplumumuzda israf
hemen her türüyle yer almaktadır. Ancak biz en çok karşılaştığımız israf
alanlarına kısaca işaret ederek bazı değerlendirmelerde bulunacağız.
Yeme-içmede
israf
Varlığımız ve iş yapma gücümüzün devamı için gerekli gıdaları almak insanî
olduğu kadar dinî bir görevdir. İnsan bu görevi yerine getirirken yeteri kadar
gıdayı almak mecburiyetindedir. Yüce Dinimiz, ihtiyacımız olan gıdayı azaltıp iş
gücümüzü kaybetmeyi tasvip etmediği gibi, gereğinden fazla yiyip içmeyi de
yasaklamıştır (A’râf, 7/31).
İnsan karnını tıka basa, ölçüsüzce doldurmayacak, ama
güç ve takatten düşecek derecede de aç durmayacaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.),
مَا ﻣﻸ آدَمِىُّ
وِعَاءً شَرّاً منْ بَطْنٍ، بِحَسَبِ ابنِ آدَمَ لُقَيْمَاتٌ يُقْمِنَ صَلْبَهُ،
فَإنْ كَانَ َﻻ مَحَالَةَ فَاﻋﻼ، فَثُلُثٌ لِطََعَامِهِ، وَثُلُثٌ لِشَرابِهِ،
وَثُلُثٌ لِنَفَسِهِ
“ Ademoğlu, karnından daha şerli bir kap
doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Yemek yediği
zaman, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeğe, üçte birini de nefes
almaya ayırsın.”
sözüyle haddinden fazla yemenin insanı sürükleyeceği zarara dikkat çekmektedir.
Günümüz toplumlarına şöyle bir göz attığımızda, yapılan yiyecek ve içecek
israflarının haddi hesabının olmadığını görmek hiç de zor olmasa gerektir.
Çöplere atılan ekmeklerin, dökülen yemeklerin, boşa akan suların, milyonları
bulan şehirlere yetecek miktara ulaştığından bahsedilmektedir. Oysa gerek
ülkemizde gerekse dünyada, hoyratça atılan bir parça ekmeğe, dökülen bir tabak
çorbaya hatta umursamadığımız miktarda musluklardan sızan bir damla suya muhtaç
ne kadar da insan vardır. İşte bütün bunları, ruh terbiyesinden, maneviyattan
dahası Allah’a gerçek manada kul olmaktan uzak olmanın sonucu olduğunu
görmekteyiz. Halbuki, müminin, yemek yerken sofrasına düşen kırıntıları bile
toplayarak yemesi onun terbiyesinin sadece bir parçasıdır. Ona, sevdiği
Peygamber’i, akan bir nehirde ibadet niyetiyle abdest alırken bile suyu israf
etmemesini öğütlüyor.
Bu hayata ve nimetlere bakışa getirilen bir disiplindir, eğitimdir, değer
vermedir.
Giyim-Kuşamda İsraf
İnsan, soğuk-sıcaktan korunmak bir tarafa belli
yerlerini örtmek zorundadır. Bu zorunluluğun temeli, bazen dine bazen de örf ve
kültüre dayanmakta ve bu değerlere göre değişkenlik arz etmektedir. Ama insanlık
âlemine şöyle bir göz atıldığında kaynağı her ne olursa olsun bütün toplumlarda
giyinmenin bir zorunluluk olduğu görülür. Öyle ki, giyim-kuşamın tarihsel
kökeni, ilk insana kadar dayanmaktadır. Hz. Adem ve eşinin cennetten yeryüzüne
çıplak olarak indirildiği ve Allah’ın onların mahrem yerlerini örtebilecekleri
giyecekleri yarattığı belirtilmektedir.
Kişilerin giyim-kuşamları malî imkanlarıyla da
ilintilidir. Hz. Peygamber varlıklı kimsenin, gurur ve gösterişten uzak kalmak
koşuluyla kendisine verilen nimetlerin belirtisini üzerinde hissettirmesinin
Allah’ın hoşuna gideceğine işaret etmiştir.
Ayrıca huzuruna pejmürde kıyafetle gelen varlıklı birini,
إِنَّ اللَّهَ يُحِبَّ أَن
يُرَى أَثَرُ نِعْمَتِهِ عَلَى عَبْدِهِ.
“Allah,
kulunun üzerinde nimetin görülmesinden hoşnutluk duyar.”
buyurmak suretiyle uyarmıştır.
Varlığı yerinde olan kişinin temiz ve güzel
giyinmesi, sahip olduğu nimetin kadrini yerine getirmesidir. Fakat güzel
giyineceğim derken lüks ve gösteriş yönünden israfa kaçmamalı, henüz
giyilebilecek elbiseleri, modası geçti düşüncesiyle zayi etmemelidir. Üzülerek
ifade edelim ki, suni bir olgu olan moda anlayışı, günümüzde insanların israfa
yönelmesinde baş etkenlerden birisini teşkil etmektedir. Henüz rengi dahi
solmamış, bir iki defa giyilen elbiselerin düşüncesizce zayi edilmesi, israf
dışında hangi kavram ile açıklanabilir? Bu tür davranışların İslâm’da bir vebali
olduğunu belirtmemizde fayda vardır. İslâm’a göre, insan kendisine verilen her
türlü nimetten sorguya çekilecektir.
Törenlerde Yapılan
İsraf
Her milletin kendine özgü belirli törenleri vardır.
Milletimizin örfünde de bu tür törenler yer almaktadır. Evlilik, sünnet ve
cenaze törenleri, bu törenlerin başında gelmektedir. Bir milletin elbette
eğlenebileceği, bazı dinî ve millî duygularını canlı tutacağı, toplumsal
birlikteliği perçinleyici törenleri olacaktır. Ancak niteliği ve dayanağı ne
olursa olsun, yapılan merasimlerde milli ve manevî değerlerin zedelenmemesi
temel amaç olmalıdır. Bu tür törenlerde, söz konusu değerler, ayaklar altına
alınmamalıdır. Nasıl olsa yılda veya ömürde bir gün veya bir gece anlayışı ile
başta israf olmak üzere her şey mubah görülmemelidir. Nitekim günümüzde
servetlerin bu tür törenlerde ölçüsüzce israf edildiğini, yapılan davranışların
meşrûluk kapsamında olup olmadığının hiç dikkate alınmadığını görmekteyiz. Bu
naklettiklerimizi en belirgin şekilde düğün törenlerinde müşahede etmekteyiz.
Anlamsızca kırılan tabaklar, yakılan masalar, tüketilen alkollü içkiler ve
dahası...Cenaze törenleri ve mezarlıklara yapılan israf ise bu işin başka bir
boyutu. Bir mezara harcanan milyarlar acaba israf değil mi? Ülkemiz gibi dar
gelirlilerin çoğunlukta olduğu bir ülkede harcanan bu paralarla kaç öğrenciye
burs verilir, kaç fakirin karnı doyurulur...Oysa bu yol hiç düşünülmemekte ve
tercih edilmemektedir. Halbuki mezarlara yapılan aşırı harcamalar, israfın bir
başka versiyonudur.
Zamanın israfı
İnsan
için en değerli mefhumlardan birisi de zamandır. Çünkü her şey zaman içinde
varolmakta, gelişmekte ve yine zaman içinde yok olmaktadır. İnsan hayatında
önemli bir yere sahip olan ilim, servet ve diğer bir çok değer, zaman içinde
elde edilebilmektedir. Zamanı, gerektiği şekilde değerlendirebilenler hem
dünyada hem de âhirette huzuru yakalayacaklardır.
Kur’an-ı Kerim’de
إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ
وَالْعَصْر ِ “ Asra yemin ederim ki insan ziyan içindedir...”
(Asr, 103/1-2) buyurularak zamanın öneminin bir sûre ile vurgulanması
gerçekten anlamlıdır. Bu âyet, zamanın önemine işaret etmektedir. Sevgili
Peygamberimiz de;
نِعْمَتَانِ
مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ: الصِّحَةُ وَالْفَرَاغُ
“İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların
değerinden habersizdirler. Bunlar sağlık ve boş zamandır”
buyurmak suretiyle zamanın ve sağlığın önemine dikkat çekmiştir.
Hangi akıl sahibi bunların değerli olmadığını iddia
edebilir? Hayatımız, saniyelere, dakikalara bağlı değil midir? Bütün servetler
feda edilse, Rabbimizin takdir ettiği ömrümüz bittiğinde bir saniyemizi geri
getirme gücümüz ve imkanımızın olmadığı düşünülürse, zamanın bizler için ne
derece önemli olduğu daha iyi anlaşılır.
İbadetlerimiz zamana bağlı,
uykumuz, dahası insan olarak her şeyimiz zaman mefhumu içinde dönüp
dolaşmaktadır. Üzülerek belirtelim ki, israf ettiğimiz değerlerin başında zaman
israfı gelmektedir. Hiçbir gayeye, amaca matuf olmayan ömür ve ideal sahipleri,
zaman bittiğinde hüsranın en büyüğünü yaşayacaklardır. Bir insanın Allah’ın
verdiği ömür nimetini pervasız ve sorumsuzca tüketmesinden daha üzücü ne
olabilir? Hz. Peygamber (s.a.s);
لاَ تَزُولُ قَدَمَا ابْنِ
آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ عَنْ
عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلاَهُ وَمَالِهِ مِنْ
أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ
“Hiçbir kul, kıyamet gününde,
ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden
kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından ve bildiklerini
yaşayıp yaşamadığından sorguya çekilmedikçe bulunduğu yerden kıpırdayamaz. ”
sözüyle
insanın sorguya çekileceği değerlerin başlıcalarına işaret etmiştir.
İnsanın kendisine biçilen ömrü, en güzel şekilde
değerlendirmesi, yaşadığı zamanı iyi değerlendirilmesi ile mümkündür. Zamanını
iyi değerlendirmeyen kimsenin ömrünü iyi değerlendirdiği iddia edilemez.
İşlerini, güçlerini bir tarafa bırakıp, lüzumsuz mekanlarda hoyratça zaman
harcayan insanların, ömürlerini iyi değerlendirdikleri söylenebilir mi?
Yüce Allah huzuru yakalayan müminlerin
özelliklerinden bahsederken,
وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ
اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ
“Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler”
(Mü’minûn, 23/3) ifadesini kullanmaktadır. Buna göre müminin huzuru
yakalayabilmesi için, dünya ve âhiretine, kendisi ve topluma faydası olmayacak
her şeyden uzak durması gerekli temel şarttır. Aksi takdirde zamanını ve bir
daha sahip olamayacağı ömür servetini israf etmiş olacaktır.
Kaynakların israfı
Kaynaklar denildiğinde genel anlamıyla bir ülkenin sahip olduğu yeraltı ve
yerüstü zenginlikleri akla gelmektedir. Denizler, akarsular, ormanlar, tarıma
elverişli araziler, kara ve deniz hayvanları, madenler bu bağlamda bir ülkenin
başlıca kaynaklarını teşkil etmektedirler. Çağımızda gerek dünya gerekse ülkeler
bazında kaynak israfının göz ardı edilemeyecek boyuta ulaştığı bir gerçektir.
Yüce
Allah, kainattaki her şeyi insanın hizmetine sunmuştur. O, evrendeki hiçbir şeyi
boşa yaratmamıştır. Yaratılan her şey, denge temeline oturtulmuştur.
وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَان
أَلاًّ تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ
َ“Göğü
Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın” (Rahmân,
55/7-8) anlamındaki âyet, bu gerçeği dile getirmektedir. Bu dengenin bozulması,
insanlık âlemi için zor günlerin başlangıcının habercisidir.
Denizlerin, akarsuların, hatta okyanusların,
ormanların, geniş anlamıyla çevrenin tahribinde insanlık âlemi için fayda olduğu
iddia edilebilir mi? Gerçek şu ki, genel anlamıyla kainatta özel anlamıyla
çevrede tahrip edilen her değer, aslında insanlığın hayatından, geleceğinden
kaybettiği bir değerdir. Öyle ki, ekolojik dengenin altüst edilmesi sadece
bitkiler ve hayvanlar âlemi için değil, insanlık için de büyük tehlikeler arz
etmektedir
Bozulan denge sonucunda da insanlık alemi, başta
sağlık olmak üzere çeşitli problemlere muhatap olmaktadır. Kâinattaki dengenin
bozulmasında insanların eylemleri önemli yer tutmaktadır. Zira Kur’an-ı Kerim’de
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ
وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا
لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada
ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara
tattırsın;belki de, (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (Rûm, 30/41)
buyurulmaktadır. Bu âyet, insanların, yerüstü ve yeraltı kaynaklarını,
denizleri, ormanları, madenleri ölçüsüzce ve bilinçsizce kullanmaları sonucunda
kainatta dengenin bozulacağına işaret etmektedir. Bozulan denge sonucunda
hayatın ne derece problemlere gebe kaldığını çağımızda çok daha iyi gözlemleme
imkanına sahibiz.
Allah’ın insanlar için verdiği nimetlerin, olumsuz
kullanımı, israftır. Yapılan her israf da, ister fert ister toplumsal bazda
olsun, o nimetin elden çıkmasına neden olacaktır.
Dünyada kaynakların kullanımı noktasında yapılan israfa ülkemizde de her
çeşidiyle rastlamak mümkündür. Oksijen kaynağımız olan ormanlarımız yakılmakta
veya kesilmekte, tarıma elverişli arazilere fabrika ve yerleşim merkezleri
yapılmakta, denizlerimiz, akarsularımız kirletilmektedir. Sonra kirlenen
denizlerimizin ya da akarsularımızın temizlenmesi, yanan ormanların yerine ağaç
dikilmesi için yüklü paralar harcanmaktadır. Bütün bunlar israfın bir başka
boyutunu teşkil etmektedir.
Bunların yanı sıra bu başlık altında ele
alabileceğimiz bir israf çeşidi de enerji israfıdır. Ülkemizde enerji israfı göz
ardı edilemeyecek bir derecededir. Kamu kurum ve kuruluşlarımız da dahil olmak
üzere evlerimizde, iş yerlerimizde, sokaklarımızda hatta ibadethanelerimizde
dahi enerji israfı konusunda gerekli titizlik gösterilmemektedir. Nasıl olsa
faturası bana ait değil mantığıyla hareket eden insanımız, ne için yandığı
bilinmeyen lambaları, söndürme bilincine sahip değildir. Halbuki israf edilen
enerji, ülkenin kaynağının israfıdır. İsraf edilen her kaynağın faturası da
doğrudan ya da dolaylı olarak topluma çıkmaktadır.
Gerçek şu ki, gerek ferdî gerekse toplumsal hayatımızda israfın cereyan ettiği
alanlar sadece bunlardan ibaret değildir. Bunların yanında başta da ifade
ettiğimiz gibi insan israfı, bilgi israfı, maddi ve manevî değerlerin israfı
önemli yer tutmaktadır. Belki bütün bu israfların temelinde, iyi eğitilmemiş,
ahlaki değerlerden habersiz, gayesiz insanlar yatmaktadır. Ama buna alet olan
insanlar, bir şekilde birilerinin sorumluluğunu yerine getirmemelerinin sonucu
topluma mal olmuş kimselerdir. Yani bu insan gereği gibi eğitilse, milli ve
manevî değerler kendisine yeterli derecede aşılansaydı, bu konuma
düşmeyebilirdi.
Mümin
de bu dünyadaki her eyleminden sorgulanacağı düşüncesiyle yaşar. Bu nedenle de
Allah’ın yasakladığı her şeyden uzak durmaya özen gösterir. Sonuç olarak
belirtelim ki, İslâm, israfın her çeşidine karşıdır. Bu israfın kişisel boyutta
olması ile kitlesel boyutta olması arasında fark yoktur. Her şeyde itidali
(dengeli ve ölçülü olmayı) öneren dinimiz İslâm, yemede, içmede, giyimde
kuşamda, ibadette dengeli ve ölçülü davranmamızı emretmiştir. O, dayanağı her ne
olursa olsun ifrat ve tefritin karşısındadır.
SONUÇ
İslâm’a göre,
evrendeki her şey Allah’a aittir. İnsanların elde ettiği mal ve mülkün hepsi
O’nundur. Yüce Allah insanla birlikte yeryüzü ve çevresinde, bütün canlılara
yetebilecek ölçüde rızık ve nimet de yaratmıştır. Kâinattaki her canlının rızkı,
Yaratan tarafından lutfedilmiştir. Ayrıca yeryüzü ve çevresi yaratılanların
geçimini temin etmeye elverişli bir biçimde yaratılmıştır.
İnsanlar, Allah’ın kendileri için
yarattığı rızık ve nimetleri, meşrû yollarla elde etmek suretiyle
yararlanabilirler ve onları mülk edinebilirler. Her ne kadar özel mülkiyet hakkı
tanınmışsa da kişiler, mal varlıklarında mutlak mülkiyet hakkına sahip
değillerdir. Meşrû yollarla elde edilen mal ve servetin harcanması veya
tüketiminde de meşrû ölçüler çerçevesinde hareket etme zorunluluğu vardır.
İslâm’da, harcama ve tüketim, israf değil iktisat diğer bir ifadeyle verim
ekonomisi temeline oturtulmuştur.
İsraf, sadece fertlerin değil
toplumların çöküşünde de en önde gelen etkenlerden birisidir. Bu bağlamda İslâm,
mensuplarını kendilerine gerek fert gerekse toplumsal bazda verilen değerlerin
israf edilmemesi konusunda uyarmıştır. İslâm’da mal yığmayı düşünen ve
servetlerini tembelce ellerinde tutanlar da tasvip edilmemişlerdir. Zira böyle
bir tutum, malların âtıl durumda kalmasına ve dolayısıyla da kaynak israfına
sebep teşkil etmektedir. İslâm, israfın önlenmesi için kişileri manevî yönden de
motive etmiştir. Verilen her nimetten sorguya çekilme yaptırımı, israfın
önlenmesinde önemli bir etkendir.
Tirmizî, Zühd, 47.
.V, .590. Bazı lafız
farklılıklarıyla İbnu Mâce, Et'ime 50 , .II, 1111; Ahmed,
IV, 132.
|