|
EMR-İ Bİ’L-MARUF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER
Son semavi kitap
olan Kur’an-ı Kerim’in temel hedeflerinden biri, ahlaklı, Allah’a ve
hemcinslerine karşı vazifesinin bilinci ile davranan insanları yetiştirmek ve
bunlardan oluşacak bir toplumun kurulmasını gerçekleştirmektir.
Kur’an, böyle bir toplumu oluşturacak
emir, tavsiye ve prensipler bütünüdür. İşte emr-i bi’l-maruf ve nehy-i
ani’l-münker de bu temel prensiplerden birisidir. Kısaca, iyiliği emir ve
tavsiye etmek, kötülükten alıkoymak diye ifade edebileceğimiz bu prensibin
usulünce uygulanması toplumsal hayatın kaçınılmaz gereklerindendir.
İyiliğe, doğruluğa ve yararlı olan şeylere çağırmak,
toplumun yararına, insanların iyiliğine olan şeyleri tavsiye etmek, toplumun
zararına olan şeyleri yasaklamak ve toplumun bütünlüğünü bozmamak, ayrılık
çıkarmamak gibi önemli işler bu prensibin kapsamına girmektedir.
Bir Kur'ân terimi olarak kısaca, “iyilik” diye
ifade ettiğimiz “ma’rûf”, sözlükte “bilinen, tanınan, benimsenen şey
demektir. Münker ise; tasvip edilmeyen, yadırganan, görülmesinden veya
yapılmasından sıkıntı duyulan şey demektir.
Ma’ruf
teriminin câhiliye döneminde “iyilik , ikram, gönül okşayıcı söz ve davranış
anlamında da kullanıldığını biliyoruz..
İslâmi bir terim olarak Kur’an-ı Kerim
ve hadisi şeriflerde yer alan ma’ruf ve münker kavramları eski
anlamları korunmakla birlikte kapsamlarının değişip genişlediği görülür.
Bu cümleden olmak üzere bazı
alimler, (Masela İbn-i Manzur); hadislerde de kullanılış biçimlerinden
hareketle, "Maruf; Allah’a itaat sayılan, ona yakın olmayı sağlayan, insanlar
için iyilik olarak kabul edilen ve dinimizce değer verilen bütün güzel tutum ve
davranışları ifade eder" demişlerdir.
Yine, İmam Gazali daha
geniş bir bakış açısı ile, İslam dininin getirdiği, hayat tarzına, görgü
kurallarına uygun olan söz ve davranışlar maruf; uygun olmayanlar da
münker olarak saymıştır. Kısaca, maruf’tan maksat, Allah’ın emir ve tavsiye
ettiği söz, fiil ve davranışlardır, diyebiliriz. Buna göre, maruf’un farz,
vâcip, nafile ve mendup hükmünde olan her ameli içine almaktadır. Mesela beş
vakit namaz, zekat, sadaka, gibi belli ibadetler ile anne-babaya iyilik etmek,
insanlara iyi geçinmek de maruf kapsamında yer alır. Kısaca, ma’ruf,
hayrın, faziletin, hakkın ve adaletin kendisidir. Rasûlullah’ın emrettiği her
şeydir. Dinde ve insanların adetlerinde kötü olmayan şey, nefsin kabul edip
sükûn bulduğu, aklen ve dînen güzel olduğu kabul edilen söz ve davranış, iman,
taat, insanların genel düşünce çerçevesinde aklın kabul edip reddetmediği
şeylerdir.
Aynı şekilde, münker
de, hırsızlık, zina, iftira, cana kıymak, gıybet ve dedi kodu yapmak gibi açıkça
yasaklanan işler ile, insan tabiatının hoş karşılamayacağı, toplumun ve
bireylerin huzur ve sükununa zarar verecek her türlü söz, davranış ve işleri
kapsamı içine alır.
Buraya kadar söylenenlerden hareketle, “ma’ruf”
u İslam’ın öngördüğü davranışlar bütünü, hayat tarzı, “münker”in de bunun
aksine, İslam’ın tasvip etmediği davranışılar ve hayat tarzı olduğunu ifade
etmek mümkündür .
Nitekim Allah Teala Hz. Peygamber’in genel
nitelikleri sadedinde;
يامرهم بالمعروف وينها هم عن المنكر
“(O
Peygamber) onlara ma’rufu (iyiliği) emreder ve onları kötülükten alıkoyar.”
(Araf, 7/157)
anlamındaki âyette sözü edilen kimseler sebebi nüzul noktasından yahudi ve
hıristiyanlar olmakla birlikte, genelde müslümünlar da dahil bütün insanlardır.
Emr-i Bi'l-Ma’rûf ve Nehy-i
Ani'l-Münker’in Kapsamı
İyiliği emretmek kötülükten sakındırmak
peygamberlerin temel görevidir. Hz. Peygamber ile ilgili olarak bu görev biraz
önce zikrettiğimiz ayet-i kerimeden açıkça anlaşılmaktadır. Bütün ümmetlerin,
kedilerine gönderilen peygamberlere uymaları onu örnek almaları gereği de temel
bir hükümdür. Peygamberler Allah’tan aldıkları emirleri olduğu gibi kendi
toplumlarına iletmek ve duyurmakla görevli olduklarına göre ümmetler de aynı
görevi üstlenmiş olmaktadırlar. Yüce Allâh, Peygamberimize hitaben:
ﻔﺎﻧﻤﺎ عليك الاالبلاغ
“Senin görevin ancak tebliğ etmektir.”
(Al-i İmran 3/20)
buyurmuştur.
Tebliğin özünü, “emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i
ani’l-münker” oluşturur. Bu gerçeği vurgulamak üzere büyük İslam bilgini İmam
Gazâli şöyle der: “Şayet tebliğ, ortadan kaldırılıp, ilim ve amel de ihmal
edilseydi, peygamberlik atalete çöküntüye uğrar, ihtilaflar çoğalır, sapıklık
yayılır, cehalet ortalığı kaplar, fesat her tarafı etkisi altına alırdı.”
Bundan dolayıdır ki, iyiliği emretmek kötülükten
sakındırmak, ilahi emir ve yasakların insanlara iletilmesi en önde gelen dini
görevlerden birisidir. Yüce Allah, bu görevin yerine getirilmesini, Müslümanlara
farz kılmış ve onları, bundan sorumlu tutmuştur.
ولتكن منكم امة يدعون الىالخير ويامرون
بالمعروف وينهون عن المنكر واؤلئك هم المفلحون
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülükten
men eden bir topluluk bulunsun, işte kurtuluşa erenler onlardır”
(Ali İmrân, 3/104)
buyrulmaktadır.
Bu
ayeti Kerime, sözü dinlenen, doğru yolu gösteren, iyiliği emredip kötülükten
sakındıran bir topluluk oluşturulmasında, bütün müslümanların sorumlu
olduklarını açıkça bildirmektedir. Böyle bir topluluğun oluşturulması, imandan
sonra müslümanların önde gelen görevlerinden biridir . Bu görevi yerine getiren
Müslümanlar hakkında yüce Allah;
“İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir” buyurmuştur.ﻭاؤلئك
هم
المفلحون
Bu ayet, "Siz insanları hayra çağıran, iyiliği
emredip, kötülükten men eden bir topluluk olun" şeklinde de yorumlanabilir. Buna
göre, sözü edilen görev sadece belirli bir grubun değil, bütün Müslümanlarındır.
Çünkü insanları hayra çağırmak, iyiliği emretmek, kötülüğe engel olmak
Müslümanlar için toplumsal bir görevdir. Bu husus, Al-i İmrân suresinin 110.
âyetinde de açıkça ifade edilmiştir. Bu görev yapılmazsa bütün Müslümanlar
günah işlemiş olurlar. Müslümanların görevi kendi içlerinden emr-i
bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l- münker işini yapacak özel bir topluluk meydana
getirerek, onlara yardım etmek suretiyle kendilerini sorumluluktan
kurtarmaktır.
Ayetten çıkan bir önemli sonuç da şudur: Bir
toplumun kurtuluşa ermesi o toplumun “oto kontrol” bilincine ulaşmış olması ile
yakından ilgilidir. Hayatın her alanında; doğruların, bilgi ve tecrübe
birikiminin paylaşılmasında, yanlışlardan kaçınılmasında bir toplumun bulunduğu
nokta, o toplumun oto kontrol bilinci derecesinin de göstergesi olacaktır.
Bireysel planda müslümanın nefis muhasebesinde bulunmasının gerekmesi gibi,
Müslüman toplumlar da “emr-i bi’l-ma’ruf” yöntemi ile “oto kontrol” ü sağlamak
görevi ile yükümlüdür. Az önce zikrettiğimiz ayetteki
ولتكن منكم
امة
“Sizden bir topluluk bulunsun” ifadesi, bu önemli
görevin gerekliliğini açıkça ortaya koymaktadır.
Kur’an'dan İbretli Uyarılar
Kur'ân, geçmiş peygamberlerin uyarılarına kulak
asmayan, emr-i bi’l-ma’ruf görevini dikkate almayan toplumların karşılaştıkları
acı sonuçları, ibret tabloları halinde önümüze sermektedir.
لعن الذين كفرو من بني اسرائيل علي
لسان داود وعيسى بن مريم ذالك بما عصوا وكانوا يعتدون كانوا لا يتناهون
عن
منكر فعلوه لبئس ما كانو يفعلون
“İsrail oğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem
oğlu İsa’nın da dili ile lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini
aşıyor olmalarından ötürüydü. Onlar işledikleri herhangi bir fenalıktan
birbirini vaz geçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi"
(Maide 5/78-79).
Bu toplumların içine düştükleri yanlışlığın temel
etkenlerinden birinin de, görevleri din konusunda insanları aydınlatmak olan din
bilginlerinin bu görevlerini savsaklamaları ve istismar etmeleri idi. Bu durum
şu ayette dile getirilmektedir:
لولا ينهاهم الربانيون والاحبار عن
قولهم والاثم واكلهم االسحت لبئس ما كانو يصنعون
“Bunları, din adamları ve bilginler günah söz
söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne
kötüdür.” (Maide 5/63).
Şu ayette de, adı geçen toplumlardaki bu kötü
gidişatın sebebine vurgu yapılmakta, müslümanlar da aynı konuma düşmemeleri
konusunda uyarılmaktadırlar:
ﻔﻠولاكان من القرون
من قبلكم اولو بقية ينهون عن الفساد في الارض
“Sizden önceki devirlerde (insanları) yeryüzünde
fesat (çıkarmak)tan vazgeçirmeye çalışacak (bu suretle onları helakten
kurtaracak) fazilet sahipleri bulunmalı değil miydi?"
(Hûd 11/116).
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) emr-i bi’l-ma’ruf ve
nehy-i ani’l-münkeri yapmamamızın kişi ve toplumu karşı karşıya bırakacağı
sonucu bir hadis-i şerifinde şöyle ifade buyurmaktadır:
قال والذي نفسي
بيده لتأمرن بالمعروف ولتنهون عن المنكر اوليوشكن الله يبعث عليكم عقابأ منه ثم
تدعونه فلا يستجاب لكم
Hz.Huzeyfe, Peygamber’imizin şöyle dediğini
anlatıyor: Peygamberimiz buyurdular ki: “Nefsimi kudret elinde bulunduran
Allah’a yemin ederim ki, ya marufu emreder ve münkerden nehy edersiniz, yahut
Allah size açık azap gönderir, sonra Allah’a yalvarırsınız, fakat o zaman duanız
da kabul edilmez.”
Emr-i bi’l-ma’ruf görevinin bir yönü ile tebliğ ile
örtüştüğünü ifade etmiştik. Her iki görevde de, samimiyetin, söylenen ile
yapılanın birbirini nakzetmemesi çok önemli noktayı oluşturur. Tebliğ etme
konumunda olup ta bu görevlerinde kötü uygulama ya da istismarda bulunanların da
uyarılması emr-i bi’l-ma’ruf görevinin kapsamında yer almaktadır. Hz. Peygamber
(s.a.v.)’in bu konuya vurgu yapan bir hadis-i şerifi şöyledir:
مامن نبي بعثه
الله في امة قبلي الا كان له من امته حواريون واصحاب يأخذون بسنته ويقتدون بامره ثم
انها تخلف من بعدهم خلوف يقولون مالا يفعلون, و يفعلون مالا يؤمرون فمن جاهدهم بيده
فهو مؤمن ومن جاهدهم بلسانه فهو مؤمن ومن ومن جاهدهم بقلبه فهو مؤمن وليس وراء ذالك
من الايمان حبة حردل
Abdullah İbni Mesud, Rasûlullah (s.a.v.)’in şöyle
buyurduğunu rivayet ediyor: “Allah’ın benden önceki ümmetlere gönderdiği her
nebinin ümmeti içerisinde sünnetine uyan ve emirlerini yerine getiren bir takım
yardımcıları ve arkadaşları vardır. Nebilerden sonra gelen, yapmayacakları
şeyleri söyleyen ve emr olunmadıkları işleri yapmayan bir takım nesiller zuhur
etti. İşte kim bunlara karşı eliyle, diliyle ve kalbiyle mücadele ederse, işte
onlar mümindir. Bunun ötesinde (ki davranışlarda) ise hardal tanesi kadar bile
iman (göstergesi) yoktur .
İbn-i Abbas’tan gelen bir hadis-i şerifte ise
Peygamberimiz:
ليس منا
من
لم يرحم صغيرنا ويوقر كبيرنا ويأمر بالمعروف وﻴﻧﻪ عن المنكر
“Küçüklerimize
merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen; iyiliği emredip, kötülüğü de
yasaklamayan bizden değildir”
Hz. Aişe (r.a.) tan rivayet edilen diğer bir hadis-i
şerifte Hz. Peygamber’in :
مروا بالمعروف وانهوا عن
المنكر قبل ان تدعوا فلا يستجاب لكم
“Marufu emrediniz, münkeri nehyediniz. Sonra, dua
edersiniz de duanız kabul edilmez.”
Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker prensibi
insanı nemelâzımcılığa düşmekten kurtarır. Fert ve toplumun kendini yenilemesine
ve aksayan taraflarını giderilmesine sebep olur. Gazzâlî’nin de ifade ettiği
gibi “Ferdin kendini düzeltmesi asıl, başkasını düzeltmesi ise fer’î’dir”
Çağdaş bir islam bilgini şöyle söylemektedir:“İyiliği
emretmek, kötü olan şeylerden de nehy etmek her Müslüman için sadece bir hak
değil, aynı zamanda bir görevdir. Din kardeşlerimizin maddî saâdetlerine olduğu
kadar, manevi kurtuluşlarına da lâkayt kalamayız. Fazilet ve takvayı aramızda
hakim kılmak için hep beraber çalışmak zorundayız. Bu ahlaki tesanüt İslam’da o
kadar büyük önem taşımaktadır ki, Kur’an-ı Kerim onu tarihte benzerine
rastlanmayan en mükemmel bir ümmetin ayırıcı bir özelliği olarak kabul etmiştir.
Buraya kadar ifade etmeye çalıştıklarınızdan
hareketle şunu söyleyebiliriz: İyiliği emretmeyen, kötülüklerden
kaçındırmayanlar Allah’ın rahmetinden uzak kalmayı hak edecek bir tutum
sergilemektedirler. Öyle ise, Hz. Peygambere ümmet olma şerefine ulaşılmış olan
bizler bu şerefe layık olmanın bilinci ve gayreti içinde olmalıyız... Şu ayette
Allah Teala bir yandan bize bu temel görevimizi hatırlatmakta, bir yandan da
bizi emr-i bi’l-ma’ruf görevine teşvik etmektedir:
كنتم خير امة اخرجت الناس تأمرون
بالمعروف وتنهون عن المنكر وتؤمنون بالله....
“Siz insanlar içinde çıkarılmış en hayırlı bir
ümmetsiniz. İyilikleri emreder, kötülüklerden vazgeçirmeye çalışır ve Allah’a
iman edersiniz” (Âli İmran
3/110)
Müslümanları
niteleyen, aynı kapsamdaki diğer iki âyet-i kerime de şöyledir:
يؤمنون با لله واليوم الاخر ويامرون بالمعروف وينهون عن المنكر ويسارعون فىالخيرات
واؤلئك من الصا لحين
“Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği
emrederler ve kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Hayır işlerinde de birbirleri
ile yarış yaparlar. İşte onlar salihlerdendir”
(Ali İmran, 3/114).
والمؤمنون والمؤمنات بعضهم اولياء بعض يأمرون بالمعروف وينهون عن المنكر
“Mümin erkekler de mümin kadınlar da birbirlerinin
velileri (dostları ve yardımcıları) dır.Bunlar insanlara iyiliği emrederler,
kötülükten men ederler”
(Tevbe 9/71).
Bu ayetlerde, Allah’a ve ahirete iman esaslarının
yanında, temelde bir davranışlar manzumesi olan emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i
ani’l-münker görevinin zikredilmesi oldukça anlamlıdır.
Sorumlulukta Eşitlik
“Emir bil’-maruf ve nehy ani’l-münker” konusunda
kadın erkek her mümin, üzerine düşen görevi yerine getirmekle yükümlüdür, bu
konuda kadın-erkek ayırımı söz konusu değildir.
وتعا ونوا علي البر و التقوى ولاتعا
ونوا على الا ثم والعدوان
“İyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda
birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın!”
(Mâide, 5/2)
Görüldüğü üzere ayeti kerimede bir toplumsal görevin
hatırlatılması söz konusudur. Toplumu ilgilendiren problemler, yine topulumun
bütününce, organize bir şekilde ve planlı olarak yerine getirilirse verimli
sonuçlara ulaşılabilir.
Yeri gelmiş iken konu ile ilgili şu ayeti
kerimeyi de zikretmek gerekmektedir:
Allah Teala,
يا ايها الذين آمنوا عليكم انفسكم لا
يضركم من ضل اذا اهتديتم
“Ey iman edenler! Siz nefislerinizi ıslah etmeye
bakınız. Kendiniz doğru yola giderseniz, yolunu şaşırmış kimselerin zararı size
dokunmaz” buyrulmaktadır”
(Maide, 5/ 105) buyurmaktadır. Hemen şunu
ifade etmek gerekir ki, bu ayet-i kerimede, Müslümanları nemelazımcılığa itecek,
toplum içinde meydana gelecek olumsuzluklara bigane kalmasını gerektirecek
hiçbir mesaj yoktur. Tam aksine, emr-i bi’l-ma’ruf görevini yerine getirmek
durumunda olan müslümana, her şeyden önce kendi duruşunun sağlam olması,
öncelikle kendisinin doğru yol üzere olması gerektiği uyarısı yapılmaktadır.
Emr-i Bi’l-Ma’ruf Yapmada Usûl
Emr-i bi’l-maruf görevinin nasıl uygulanacağını
bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle bildirmektedir:
من راى منكم منكر فليغيره بيده فان لم
يستطع فبلسانه فان لم يستطع فبقلبه وذالك اضعف الايمان
“Sizden biriniz, bir kötülüğü gördüğü zaman onu
eli ile düzeltsin; buna gücü yetmezse dili ile düzeltsin; buna da gücü yetmezse
kalbi ile buğz etsin.Bu son uygulama imanın en zayıfıdır”
Görüldüğü üzere, toplumda meydana gelecek
olumsuzlukların giderilmesi görevi yerine getirilirken, öncelikle usulünce aktif
davranışlar sergilenecektir. Burada "usulünce" ifadesi ile kastedilen şey,
mevcut nizamın ve kanunların gözetilmesi ilkesi kast edilmektedir. Emr-i
bi’l-ma’ruf görevini yerine getireceğim gerekçesi ile toplumun nizamına ve kanun
otoritesine karşı sergilenecek davranışlardan kaçınılması gerektiği anlatılmak
istenmektedir.
Fiilen etkili olmanın mümkün olmadığı
yerlerde konuşarak ikna yoluna baş vurmak gerekmektedir.
Kötülüğe sözle engel olma imkanı da
bulunmazsa en azından yapılan kötülüğün kişiyi rahatsız emesi, o kötülüğü yapan
kimseye karşı kalben de olsa bir tepki gösterilmesi gerekmektedir.
Kötülüğe sadece kalben karşı durmanın,
imanın en zayıf noktası olduğu şeklindeki peygamberî ifade çeşitli şekillerde
açıklanabilir. Her şeyden önce, elinden geldiği halde, kötülüklere karşı
koymamak, mümin olmanın gerektirdiği bir görevin açıkça ihmal edilmesi anlamına
gelir. Bu da tabii ki iman zaafının bir göstergesi olur.
El ile müdahale merciinin devlet otoritesi, dil ile
müdahale merciinin ilim adamları, kalben buğz etme işinin ise fertlere ait
olduğunu ifade eden alimler de vardır.
Hiç şüphesiz, emr-i bi’l-ma’ruf görevinin yerine
getirilmesinde, yani toplum içinde, yine toplumun yapısını kemirecek, onu
çöküntüye sürükleyecek kötülük ve yanlışlıkların engellenmesinde devlet
nizamının önemi ve önceliği inkar edilemez..
Karşılaşılan bir kötülüğün ya da olumsuzluğun
giderilmesi konusunda yaşanacak za'f halinin bizi kalben buğz noktasına kadar
getirmesi, arzulanan bir şey değildir ve olmamalıdır. Kalben buğz hiçbir zaman,
bu tür karşı koymanın içe gömülüp bırakılan bir tutum olarak algılanmamalıdır.
Hissettiğimiz karşı koyma duygusu aynı zamanda, tavırlarımıza da yansımalı,
sadece kalbi bir tavır alarak kalmamalıdır.
Kur’an’ın temel hedeflerinden biri de, insanları
mutlu etmek onlara düzenli, âhenkli bir toplumda yaşamalarını sağlamaktır. Bu
amacın gerçekleşmesi yolunda iyiliği emredip kötülüğü engelleme görevinin ne
derece önem taşıdığı açıktır.
Bu önemli görev
yerine getirilirken, birtakım güçlüklerle karşılaşılacaktır, bu tabii bir
şeydir. İşte Kuran bu noktada da çıkış yolunu gözler önüne sermektedir. Nitekim
Yüce Allah, Lokman (a.s.) oğluna yaptığı nasihat üzerinden bize şu mesajı
vermektedir:
يا
بنى أقم الصلاة وأمر بالمعروف وأنه عن المنكر واصبر على ما أصابك ان ذالك من عزم
الامور
“Yavrum! Namaz
kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve başına gelene sabret, bunlar
yapılması gereken işlerdir”
(Lokman, 31/17).
Bu âyet-i kerime ile iyiliği emredip kötülükten men edenlerin sıkıntıya
düşebileceklerine işaret edilirken, sabırlı olmaları da ayrıca öğütlenmektedir.
Ayet-i kerimede
üç temel esasa işaret edilmektedir. Bunlar: Namaz kılmak, iyiliği emredip
kötülükten sakındırmak ve başa geleceklere sabretmektir.
Sabır,
karşılaşılan her türlü güçlük ve engelin aşılmasında takınılacak temel tavırdır.
Sabır, insanın zorluklar karşısında direnç
gösterebilmesi yeteneğidir ve Allah'ın bize büyük bir bağışıdır. Güçlükler bu
yetenek sayesinde aşılır.
Geniş
anlamı ile tebliğ görevini temsil eden emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker
görevi, tebliğde takip edilmesi gereken genel prensiplerin gözetilmesini de
gerektirir. Farklı ruh, kültür, anlayış ve bilgi yapısına sahip olan insanlara,
durumlarına uygun usul ve üsluplarla yaklaşmamız, bu önemli görevde başarı
şansımızı arttıracaktır. Yüce Kitabımız bir reçete şeklinde Hz. Peygamber’in
şahsında tüm müminlere bu noktaya söyle işaret etmektedir:
ا دع الي
سبيل ربك بالحكمة والموعظة الحسنة وجادلهم بالتي هي احسن ان ربك هو اعلم بمن ضل عن
سبيله وهو اعلم بالمهتدين
“Ey Peygambirim”! Rabbinin yoluna hikmet ve güzel
öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et (tartış). Rabbin elbette
yolundan sapanları da doğru yolu bulanları da en iyi bilendir”
(Nahl, 16/125).
Allah'ın
yoluna hikmet ve güzel öğütle çağırmanın
gereklerinden biri de gerektiğinde affedici olmaktır. Bir ayet-i kerimede :
خذ العفو وأمر بالعرف واعرض عن الجاهلين
“Sen
af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir”
(Araf, 7/199)
buyrulmaktadır.
Peygamberimizin
tebliğindeki başarısında; yumuşaklık, merhamet, hoşgörü ve affetmek gibi
unsurların çok büyük etkisi olmuştur. Bu konuda Kuranın ifadesi şudur:
فبما رحمة من الله لنت لهم ولو كنت فظا غليظ القلب لاتنفضوا من حولك فاعف عن هم
واستغفر لهم...
“Allah’ın
rahmeti sayesinde Ey Muhammed! Sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı
kalpli olsaydın etrafından dağılırlardı. Onları affet, onlara mağfiret dile...”
(Ali İmran, 3/159)
buyrulmaktadır. Demek ki topluma din hizmeti sunan kişiler, katı kalpli, inatçı
değil, bağışlayıcı ve hoşgörü sahibi olacaktır.
Sonuç
"İyiliği
emretme, kötülükten sakındırma" şeklinde ifade ettiğimiz emr-i bi'l-ma'rûf ve
nehy-i ani'l-münker görevi, fert, aile ve toplumun güven ve huzuru için hayâtî
önemi haizdir. Hoşgörü adına toplumdaki kötülüklere müdahale etmemek ve
vurdumduymaz davranmak, toplumun fesadına sebep olur. Bundan kötülüğe katılan,
katılmayan herkes zarar görür. Sözgelimi hırsızlık yapanı görüp "bana ne deyip"
gerekli müdahaleyi yapmayan, ilgilileri haberdar etmeyen kimse sorumlu olur, bu
hırsız bir gün bu kimseye de zarar verebilir. Birlikte yolculuk yaptığı gemiyi
delen sorumsuz insana oradakiler müdahale etmezlerse, gemi batar ve hepsi
birlikte zarar görürler.
Emr-i
bi'l-ma'rûf;
iyi,
güzel ve yararlı olan her şeyi, İslâmî bütün güzellikleri kapsar. Nehy-i
ani'l-münker ise kötü, çirkin ve zararlı her şeyi, İslâm'ın bütün
yasaklarını içerir. Bu görev, toplumda oto kontrol sistemidir. Toplumun iyiye
gitmesinin, fitne ve zarardan korunmasının temel yapı taşıdır.
Bu görevi yapan
insan; samimi, ihlaslı ve dürüst olmalı, bu görev sadece Allah rızası için
yapmalıdır. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri yerine getirenlerin hiçbir
maddi beklentisi olmamalıdır. Çünkü onun maddî ve manevî gıdası ihlas ve
samimiyettir, Allah rızasıdır.
|