|
CAN VE MAL GÜVENLİĞİ
İnsanın hayatını onurlu bir
şekilde sürdürebilmesi için vazgeçilmez kabul edilen temel hakları vardır. Din,
akıl, namus, can ve mal güvenliği bu hakların önde gelenleridir. Korunması
gereken bu beş şeye “zarurat-ı
diniyye” (dinin
vazgeçilmez temel değerleri) denir. İslam dininin emir ve yasaklarının temel
amacı bu değerlerin korunması ve insanın güven, huzur ve mutluluk içerisinde
yaşamasıdır.
CAN GÜVENLİĞİ
Can güvenliği deyince akla ilk gelen insanın yaşama
hakkıdır.Bu hak bütün hakların başında gelir. Bu hakka sahip olmayan bir
kimsenin diğer haklara da sahip olması ve birtakım sorumluluklar yüklenmesi
mümkün değildir. Allah’ın en güzel biçimde yarattığı insanın varlıklar arasında
ayrı bir yeri ve değeri vardır. Kur'ân-ı Kerim, “insanın şerefli ve üstün
olduğunu” (Tin,95/2)
belirterek onun Allah nazarındaki yerine ve bu âlemdeki konumuna işaret
etmiştir. Kur'ân-ı Kerim’in insanı “ey insanlar” diye muhatap alması ve
kainattaki her şeyin onun emrine verilmesinden bahsetmesi, insana verilen
değerin önemini belirtmektedir. O halde insan kendisine verilen bu değerin
karşılığını, Allah’a ve yarattıklarına karşı görev ve sorumluluklarını yerine
getirmekle verebilir. Müslümanın bu görevlerini en güzel şekilde yapabilmesi;
yetkililer tarafından can güvenliğinin sağlanmasına, kendisine değer
verilmesine, kişilerin hak ve hürriyetine riayet edilmesine bağlıdır.
İslam’da insan hayatına büyük önem
ve değer verilmiştir. Kur'ân-ı Kerimde Yüce Allah;
أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْسًا
بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا
وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ
جَمِيعًا
“… “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarma
(gibi bir sebep) olmaksızın öldürürse, o bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her
kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi
olur…” buyurmaktadır.
(Maide,5/ 32)
Tarihte haksız olarak çıkarılan savaşlar, kin, haset ve kavgalar sebebiyle nice
canlara kıyılmış, ocaklar söndürülmüştür. Yüce Allah, bir müminin asla bir
mümini öldüremeyeceğini bildirmektedir:
وَمَا
كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَن يَقْتُلَ مُؤْمِنًا إِلاَّ خَطَئًا وَمَن قَتَلَ مُؤْمِنًا
خَطَئًا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُّسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ
إِلاَّ أَن يَصَّدَّقُواْ فَإِن كَانَ مِن قَوْمٍ عَدُوٍّ لَّكُمْ وَهُوَ مْؤْمِنٌ
فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ وَإِن كَانَ مِن قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ
مِّيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُّسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةً
فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ تَوْبَةً مِّنَ اللّهِ
وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا.
وَمَن
يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ
اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا
“Bir müminin bir mümini hatanın dışında öldüremez. Kim bir mümini yanlışlıkla
öldürürse bir mü’min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine
diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü’min olur ve düşmanınız olan bir
topluluktan bulunursa, mü’min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle
kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir
diyet ve mü’min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkan bulamayanın, Allah
tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ardarda oruç tutması gerekir. Allah
hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Kim bir mümini kasten öldürürse,
cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve
onun için büyük bir azap hazırlamıştır”
(Nisa, 4/92-93)
Başka bir ayette Yüce Allah;
.
تَقْتُلُواْ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّهُ إِلاَّ بِالحَقِّ
وَلاَ
“Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın”
(İsra,17/33)
buyurmuştur.
İnsanın en başta gelen hakkının, yaşam hakkı olduğunu gösteren bir çok hadis
vardır. Bu hususta Sevgili Peygamberimiz (a.s) ilk “İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi” niteliğinde olan veda hutbesinde şöyle buyurmuştur:
فان دماءكم و اموالكم و اعراضكم عليكم حرام كحرمة
يومكم هذا في بلدكم هذا في شهركم هذا
“Bu gün, bu ay ve bu belde nasıl kutsal ise, canlarınız, mallarınız ve
ırzlarınız da öylesine kutsaldır, her türlü tecâvüzden korunmuştur; yani
toplumun sorumluluğu ve hukukun güvencesi altındadır”
buyurarak insanın yaşama hakkının dokunulmazlığını belirtmiştir. Bir başka
hadiste de:
اجتنبواالسبع الموبقات ..... و قتل النفس التي حرم الله الا بالحق
“Yedi helâk edici şeyden sakınınız… Bunlardan biri de, haklı durumlar müstesnâ,
Allah’ın haram kıldığı bir cana kıymaktır...
buyurmuştur.
Yine O, bir diğer hadislerinde, adam öldürmeyi aynen Allah’a ortak koşmak gibi
insanı mahveden en büyük günâhlardan biri olarak göstermiştir.
Başka
hadisinde ise;
مَنْ
حَمَلَ عَلَيْنَا السِّلَاحَ فَلَيْسَ مِنَّا
“Bize
silah çeken bizden değildir” buyurmuştur.
Peygamberimiz bu hadisleriyle, insanların mal ve canlarının kutsal olduğunu ve
mutlaka saygı gösterilmesi gerektiğini, herkesin mal ve can güvenliği içinde
olduğunu beyan etmiştir.
Peygamberimiz diğer bir hadisinde
ise; birbirlerine silah çeken iki müslümandan birinin diğerini öldürmesi halinde
her ikisinin de cehenneme gideceğini, çünkü öldürülenin de katili öldürmeye
kastetmiş olduğunu bildirmiştir.
Yüce Allah, insanları alaya almak,
kötü lakapla çağırmak, onlar hakkında kötü zanda bulunmak, onların kusurlarını
araştırmak ve kişileri çekiştirmek gibi kötü davranışlardan sakınmalarını
müslümanlara emretmiştir
(Hucurat, 49/6-12). Zira bu
olumsuz davranışların sonunda mal veya can kaybına sebebiyet verecek eylemler
olabilir. Halbuki insanın kendi canına veya başkasının canına kıymasının onun
için en büyük yanlışlık olduğunu yukarıda belirttik.
Dinimiz, kan davalarını , intihar
etmeyi, töre adına insan öldürmeyi haram ve büyük günah saymıştır.
Peygamberimiz veda hutbesinde Câhiliyye devrindeki kan gütme davalarının tamamen
kaldırıldığını belirtmiş, İslam ile şereflendikten sonra mal ve can güvenliğinin
ortadan kalktığı, kötülüklerin ön plana çıktığı, o döneme dönülmemesini ısrarla
ashabından istemiştir. Hatta bu konuda müslümanları bilgilendirdikten ve
uyardıktan sonra “Ya Rabbi! Şahit ol,Şahit ol, Şahit ol! diyerek yüce
Allah'a üç defa niyazda bulunmuştur.
Bu da; insanların can ve mal güvenliğinin sağlanmasıyla huzurlu, sağlıklı,
birlik ve beraberlik içinde yaşayan bir toplum düzeninin temin edilebileceğini
ortaya koymaktadır.
İslam dini, kişilerin can
güvenliğinin sağlanması konusunda birtakım tedbirler almıştır. Bunun ilk
tedbiri cezai müeyyidelerdir. Hatâen bile olsa bir hayata son vermenin "diyet"
ve "kefâret" gibi cezaları vardır (Nisa, 4/93-94). Kasten cana kıyanların
cezasının ise yüce Allah Bakara Suresinin 178 ve 179. ayetlerinde "ölüm"
olduğunu bildirmiştir. İslam Dini, suça iten sebepleri azami ölçüde ortadan
kaldırmış, insanı; iman, ibadet ve ahlakla olgunlaştırmak için gerekli
tedbirleri almış ve bundan sonra da kasıtlı olarak "cana
kıyanların canına kıyılır"
hükmünü koymuştur. Hiçbir kimse gerekçesi ne olursa olsun bir kişiyi
öldüremez.Kişiler kanaatlerine göre hüküm koyamaz. Kişilerin suçlarından dolayı
onları bir otorite cezalandırır. Herkes kanaatine, düşüncesine göre müeyyide
belirleyemez. Aksi halde toplumda anarşi ve huzursuzluk meydana gelir.
Zamanımızda can güvenliğimizin sağlanmasında; askerimiz, polisimiz ve
hakimlerimiz önemli görev yapmaktadırlar.
Sağlığı Koruma
Yüce Allah;
وَلاَ
تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَة
“Kendi ellerinizle kendinizi
tehlikeye atmayın”
(Bakara-2/195)
buyurmaktadır. İnsanın asıl
görevi ve onu mutlu edecek olan Allah’a kul olmasıdır. Müslümanın, ibadetleri ve
her türlü faydalı hizmetleri Allah nezdinde kulluktur. Bu görevini yapabilmesi
için sağlığına dikkat etmesi de Yüce Allah’ın bir emridir. Ben canıma kıyarım
diye kimse intihar edemez. Dinimiz bunu yasaklamıştır. Peygamberimiz,"intihar
etmenin cezasının cehennem olduğunu”;
ayrıca, cüzzamlıdan uzak durulmasını, taun (veba) hastalığı olan bir yere
girilmemesi gerektiğini;
böylece bulaşıcı hastalıklardan korunmasını, gerekli tedbirin alınmasını
emretmektedir. Görülüyor ki dinimiz 1400 küsur sene önce insan sağlığı ile
ilgili olarak gerekli tedbirleri ortaya koymuştur.
Peygamber Efendimiz (a.s);
مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ الصِّحَّةُ وَالْفَرَاغُ
نِعْمَتَانِ
“İki nimet vardır ki insanların
çoğu bunun kıymetini bilmezler: Bunlar, sağlık ve boş vakittir” buyurmuştur.
İnsanın sağlığı o kadar önemli ki
ihmal edildiğinde telafisi mümkün olmayan sonuçlar meydana gelebilir. Bu
bakımdan müslümanın sağlığına dikkat etmesi Allah’ın emri olan, önemli bir
sorumluluktur. Zira müslümanların Allah’a kul, yaratılmışlara şefkat ve merhamet
gösterebilmesi sağlıklı olmalarına bağlıdır.
Can Güvenliği Konusunda
Yöneticilerin Sorumluluğu
Müslümanın can güvenliği konusunda
o memleketin idarecileri gerekli tedbiri almakla yükümlüdürler. Belki bundan
önce de kişileri Allah’a iman, sorumluluk ve âhiret hayatına iman hakkında
bilinçlendirmelidir.Yaptığı her eylemin yok olmadığına adeta bir kayıt cihazı
ile kaydedildiğine; âhirette hayrının veya şerrinin (kötü eylemlerinin)
karşılığını göreceğine inanan insan; başkasına zarar vermeyi düşünür mü? Cana
kıyabilir mi? Bu manevi düşüncelerle devlet ve millet arasında güven sağlanır ve
kişiler görev sorumluluğu içinde faydalı hizmette bulunur, gerçek birlik ve
beraberlik sağlanmış olur. Şanlı ecdadımız işte bunu toplum hayatında başarmış
ve arkalarında bizlere örnek almamız gereken pek çok güzellikler bırakmıştır.
Ecdadımız insanların can
güvenliğini sağlamışlar, güven ve huzur ortamı hazırlamışlardır. On dokuzuncu
asrın başlarında Türkiye'ye gelmiş ve memleketimiz hakkında muhtelif eserler
neşretmiş olan bir Fransız yazar,
o devrin Türk Zabıta ve Adliyesinin sürat ve adaletini gösteren misaller
zikredildikten sonra sonucu şöyle anlatmıştır:
“İstanbul'da gündüz olduğu gibi
geceleyin de insan hiç bir taarruz korkusu olmadan dolaşabilir. Zaten ahali
bilhassa evlerde hırsızlık vakaları olmamasına büyük bir itina gösterir. Çünkü
öyle bir olay cereyan eden sokağın bütün sakinleri çalınan malın tazminiyle
mükelleftir"
Osmanlı’daki emniyet ve asayişten
bahseden yazarlar; emniyetin sadece İstanbul’da değil bütün şehirlerde hatta
köylerde de aynı şekilde sağlandığını ve bunun milli bir görev olarak
algılandığını, bu başarının temelinde ise Müslümanların, Kur'ân-ı Kerimin
“kardeşçe geçinilmesi” prensibine uymalarının yattığını belirtmiştir.
O halde neslimize; başkalarına
değer verme, saygı gösterme ve hizmet etmenin kendisini yücelteceğini, bu güzel
sıfatın da Allah’a ve inanılması gereken bütün kurallara inanmakla elde
edilebileceğini, başta ailede olmak üzere bütün kurum ve kuruluşlarımızda,
eğitim müesseselerimizde öğretmeliyiz. Böylece gençliğimizin içinde bulunduğu
huzursuzluktan kurtulabilmeleri için çok faydalı bir tedavi uygulandığı gibi,
kişilere başta can güvenliği olmak üzere, birbirlerinin haklarına saygı
göstermelerinin önemi anlatılmış olur. Zira, kişinin başkalarına saygı
göstermesi, kendisine saygı göstermesidir. Başkalarına değer vermesi kendisinin
değerini artırmasıdır.
MAL-MÜLK EDİNME
Dinimiz “bir hırka bir lokma”
anlayışına dayalı bir hayat tarzını uygun bulmamıştır. Kur'ân ve Sünnette,
dünyayı ve dünya hayatını öven deliller olduğu gibi, bunların kötülendiği, fani
olduğunun vurgulandığı ayet ve hadisler de vardır. Yani ayet ve hadislerde dünya
hem övülmüş ve hem de yerilmiştir. Bundan amaçlanan, dünyaya ve dünyalığa kul
olunmaması, her şeyin sahibi ve hakimi Allah’a kul olunmasıdır.
Yüce Allah, Kuran-ı
Kerim’de;
قُلْ
مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّهِ الَّتِيَ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالْطَّيِّبَاتِ مِنَ
الرِّزْقِ قُلْ هِي لِلَّذِينَ آمَنُواْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً
يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
“(Ey Peygamberim!) De ki: 'Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti
ve temiz rızkı kim haram kılmış?' De ki: 'Bunlar, dünya hayatında müminler
içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için
âyetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz”
(A’raf,7/ 32)
.
وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنسَ
نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ
الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ
“Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma.
Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk
isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez”
(Kasas,28/ 77)
buyurmuştur.
Peygamberimiz (a.s) ‘de;
الْيَدُ
الْعُلْيَا خَيْرٌ مِنْ الْيَدِ السُّفْلَى
“Veren el alan elden
hayırlıdır”
ان الله يحب ان يرى اثر نعمته
على عبده
"Allah, (kuluna verdiği)
nimetinin izini kulunun üzerinde görmeyi sever”
buyurmuşlardır.
İslam dini dünya ile âhiret arasında bir denge kurmuş, âhiret hayatıyla ilgili
görevleri engelleyecek dünyayı kınamış,bu hayata yardımcı olan dünyayı terk
etmemek, hiç ölüm yokmuş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de âhiret için
çalışmayı öngörmüş, hatta Müslümanların,
رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ
حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النار
ِ
“Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş
azabından koru”
(Bakara, 2/201)
diye dua etmelerini istemiştir. Ayrıca dinimiz zekat vermeyi ve hacca gitmeyi
emretmiştir. Bunun altında servet sahibi olmanın önemi vurgulanmıştır. Malı
olmayanlar bu ibadetleri yapamazlar.
Aslında yerilen ve kınanan,
övülen ve güzel görülen dünya değil, ona yönelen insan arzusunun derecesi ve
şeklidir. Gazali’nin deyimiyle dünya ve âhiret kalbin iki halidir.
İnsan, dünyayı hırsla ve tamahla istiyorsa, onu eline geçirmek için
haksızlıkların her türlüsünü veya bir bölümünü göze almaktan sakınmıyorsa
İslâm’da şiddetle yerilen ve karalanan dünya budur. Dini görevleri ifaya engel
olmayan ve haksızlık yapmaya yol açmayan dünyalık, mal ve servet ne kadar çok
olursa olsun, İslam asla ona karşı olmaz. Nitekim Hz. Peygamber’in en yakın
dostları arasında Hz. Osman ve Hz. Zübeyr gibi çok zengin kimseler vardı.
İslam dünya işlerine ve mala çok
büyük önem ve değer vererek temel ihtiyaçtan biri haline getirmiştir. Ancak
İslam nazarında mal ve servet ne kadar değerli olursa olsun, ahlâki esaslar ve
dini hükümler ondan daha değerlidir. Yani ruh bedenden, âhiret dünyadan, din
maldan evvel gelir. O halde bunlardan birini diğerine feda etmek, birini
diğerine tabi kılmak gerekirse ikinciler birinciler için feda edilir ve servet
insan içindir. Malı gaye, insanı onun vasıtası haline getirmek İslam’ın temel
görüşüne aykırıdır. İslam’da mana ve manevi değerler daima maddeden ve maddi
değerlerden üstün tutulmuştur. Onun için paraya kul olan menfaatperest insanlar
şiddetle kötülenmiştir. İnsani değerlere, beşeri hasletlere, ahlaki faziletlere
ve yüce meziyetlere zarar veren bir maddi varlığın olmasından olmaması daha
hayırlıdır.
MAL GÜVENLİĞİ VE ÇALIŞMA
“Mal
güvenliği”, bir başka
deyişli “malı muhafaza”dan
maksat, üretme anından tüketilmesine kadar her noktasında onu en uygun biçimde
insanın istifadesine sunmak ve malı ziyan edecek veya ona zarar verecek her
türlü davranıştan uzak durmaktır. İnsan yaşadığı sürece mala ve maddeye
muhtaçtır. İnsan hayatı mal ve madde olmadan devam edemez. Bunun için çalışmayı
tabii bir hak ve görev olarak gören İslam önce çalışmayı ve üretmeyi teşvik
etmiştir. Yüce Allah; yeryüzünde olan her şeyi insan için yaratmış
(Bakara-2/29)
ve bunları onun emrine ve istifadesine vermiştir
(İbrahim-14/32,33; Nahl-16/12,14).
Ancak bunları elde etmeyi ise çalışıp kazanmaya bağlamıştır. Bu hususta Yüce
Allah şöyle buyurmaktadır:
فَإِذَا
قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ
وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيراً لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan
nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz”
(Cuma, 62/10).
و َأَن
لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
.
وَأَنَّ
سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى.
“İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride
görülecektir”
(Necm, 53/39,40).
وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا
“Geceyi (sizi örten) bir elbise yaptık. Gündüzü de geçimi temin
zamanı kıldık”
Nebe, 78/10-11).
İslam’da çalışan ve kazanan, yani üreten insan Allah’ın sevgili
kuludur. Bir toplumun efendisi onlara hizmette bulunan zattır.Çalışmanın
önemiyle ilgili pek çok hadis vardır. Bunlardan birinde Peygamberimiz şöyle
buyurmuştur:
مَا أَكَلَ أَحَدٌ
طَعَامًا قَطُّ خَيْرًا مِنْ أَنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ وَإِنَّ نَبِيَّ
اللَّهِ دَاوُدَ عَلَيْهِ السَّلَام كَانَ يَأْكُلُ مِنْ عَمَلِ
يَدِهِ.
"Hiç kimse elinin emeğinden
daha hayırlı bir yiyecek yememiştir. Allah'ın peygamberi Davut (a.s.) da elinin
emeğinden yerdi."
Hadislere göre; öyle günahlar
vardır ki onları ancak insanlardaki geçim kaygısı ve kazanma tasası siler.
Dilenmemek, ailesinin nafakasını sağlamak, konu komşuya iyilik etmek maksadıyla
bir kimse her yoldan mal kazanır ve dünyalık işlerle meşgul olursa Allah’ın
huzuruna çıktığı zaman alnı dolunay gibi pırıl pırıl ışıldar. Allah, başkalarına
muhtaç olmamak için çalışanı ve bir meslek sahibi olanı sever.
Bir kimsenin eline ip alıp
sırtında odun taşıyarak geçimini sağlaması, dilenmesinden çok daha hayırlıdır.
مر
على النبي رجل فراى اصحاب رسول الله من جلده و نشاطه
Hz Peygambere biri uğrar.
Rasulüllah'ın ashabı; bu kimsenin güçlü ve gürbüz bir olduğun görünce,
-
فقالوا يا رسول الله لو كان هذا
في سبيل الله
"Ey Allah'ın Elçisi! Keşke bu
kimse (gücünü ve gençliğini) Allah yolunda harcasa” derler. Allah Resulü,
-
فقال رسول الله ان كان خرج يسعى على ولد صغاره فهو في سبيل الله و ان كان خرج يسعى
على ابويه شيخين كبيرين فهو في سبيل الله فان كان يسعى على نفسه يعفها فهو في سبيل
الله و ان كان خرج رياء و مفاخرة فهو في سبيل الشيطان
"Eğer bu kimse küçük
çocuklarının (geçimi) için çalışmak üzere (evinden) çıkmış ise o Allah
yolundadır. Eğer yaşlı ana babası(nın ihtiyaçlarının temin etmek) için (evinden)
çıkmış ise yine Allah yolundadır. Eğer kendi ihtiyaçlarının karşılamak için
çıkmış ise yine Allah yolundadır. Eğer riya ve gösteriş için çıkmış ise Şeytan
yolundadır"
buyurmuştur.
İslam’da her ne suretle olursa
olsun para kazanmak değil, helal ve meşru yollardan kazanmak önemlidir. Bunun
için çalışmak esastır. Alın teri ile elde edilen mal kıymetlidir. İnsan meşru
yollardan giderek mubah olan her şeye sahip ve malik olma hak ve hürriyetine
sahiptir. İslam’da mal ve mülk edinme, edinilen malı ve mülkü artırma, bunun
üzerinde tasarrufta bulunma ve mülkiyet hakkına sahip olma esastır. Fertler
meşru yollardan kazanmak ve zekatını vermek kaydıyla diledikleri kadar servet
sahibi olabilirler. İsIam tembelliği, işsizliği, dilenciliği, ele güne yük
olmayı caiz görmez. Fakirlik küfre yakındır. İki cihanda yüz karasıdır.
Mal edinmeye sevk eden
iki unsur vardır. Biri hırs ve ihtiras, diğeri emel ve hevestir. Eğer insanda
dünyadan faydalanma ve dünyalık edinme emeli ve hevesi olmasa dünya mamur olmaz,
harap ve viran olur. İnsan vasıtasıyla alemin imar edilmesini irade buyuran
Yüce Allah bu maksatla insana yaşama hevesi ve gücü, mal ve mülk edinme arzusu
ve isteği vermiştir.
İnsan Allah’ın nimetlerinden alın teri ile elde eder, kazanır; bu helal
kazançtır. Kazancını bir ölçü içinde harcamakla görevlidir. Mal benim diye
istediğini yapamaz. Parasını, malını mülkünü yakamaz,canına son veremez. Nitekim
Yüce Allah;
الْمُسْرِفِينَ
وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ
“Yiyin için fakat israf etmeyin.
Çünkü o, israf edenleri sevmez”
(A’raf,7/ 31) buyurarak kazanılan malın
harcanmasında uygulanması gereken usulü belirtmiştir. Gerçek müslüman savurgan
olamaz.
Dinimiz aldatma ve dalavere
ile elde edilen bütün malları haram kılmıştır. Yüce Allah;
وَلاَ
تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُواْ بِهَا إِلَى
الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُواْ فَرِيقًا مِّنْ أَمْوَالِ النَّاسِ بِالإِثْمِ وَأَنتُمْ
تَعْلَمُونَ
“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir
kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (rüşvet olarak)
vermeyin” buyurmaktadır
(Bakara, 2/ 188).
İstanbul'da birkaç sene tetkikatta
bulunduktan sonra 1855 tarihinde "La Turquie actuelle" ismindeki kıymetli
eserini Paris’te neşretmiş olan tarihçi (A. Ubicini), çok tarafsız bir zihniyet
mahsulü olan kitabının 329-330 uncu sayfalarında o devrin taşraya da şamil olan
mutlak emniyeti söyle anlatır: “Bir İngiliz seyyahının anlattığı şu menkıbeyi
lütfen dinleyin. Bugün kendi eşyamla yol arkadaşım olan eski bir Macar zabitinin
eşyasını nakletmek üzere bir köylünün yük arabasını kiraladım. Sandıklar,
port-mantolar, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Buralarda yatağın
hayali bile mevcut olmadığı için, gece üstüne uzanmak üzere ben biraz kuru ot
satın almak isteyince son derece nazik bir Türk bana refakat teklifinde bulundu.
Köylü de öküzlerini koşumdan çıkarıp bizim bütün eşyamızla beraber sokağın
ortasında bıraktı. Ben onun uzaklaştığını görünce:
-Burada birisi kalmalı!dedim.
Yanımdaki Türk hayretle sordu:
-Niçin?
-Eşyalarımızı beklemek için.
Müslüman Türk şu cevabı verdi:
-A! ne lüzumu var? Eşyanız bir
hafta gece-gündüz burada kalsa bile dokunan olmaz.
Ben bu sözü kabul ettim ve
avdetimde her şeyi yerli-yerinde buldum. Şu noktayı da unutmamalı ki o sırada
İslam askerleri mütemadiyen gelip geçmekteydi. Bu vakıa bütün Londra
kiliselerinden Hıristiyanlara ilan edilmelidir; içlerinden bazıları rüya
gördüklerini zannedeceklerdir. Artık uykularından uyansınlar!”
Tarih sayfalarında atalarımızın
örnek davranışlarını anlatmakla övünüyoruz.Ya biz nasılız, dindarlığımızı gözden
geçirme cesaretimiz var mı?
Herkesin mal ve can güvenliğine
sahip olduğunu, bunları korumak için gerekli tedbiri alması sorumluluklarından
olduğunu yukarıda belirttik. Araba kullanırken de bu sorumluluğumuzu unutmamak
gerekir. Ancak, son zamanlarda sürücüler trafik kurallarına uymadan araba
kullanırken; arabasını düşünmediği gibi canını da düşünmüyor. Arabasında
ciğerpare yavrusu, eşi ve arkadaşının bulunduğuna aldırış etmediğini
görüyoruz.Zira meydana gelen kazaları, milyonlarca liralık mal ve telafisi
mümkün olmayan can kaybını düşündüğümüzde, bu sonuca varıyoruz. Ağıtlar, göz
yaşları, binlerce keşkeler. Birkaç saniyeye değer mi bu kadar kayıplar ve
üzüntüler...Kurallara uymadan araç kullanıp da ölümlere sebep olanlara katil
denir mi, bunu düşünmek gerekir. Doksan Km. hızla gidilmesi gereken bir
yolda;120-150 Km hızla gidiliyor ve sonunda mal ve can kaybına sebep
veriliyorsa, önce Allah nezdindeki durumumuzu düşünmek zorundayız. Dinimiz
açısından bu doğru bir davranıştır demek mümkün değildir.
Ülkemizin başta gelen
sorunlarından birisi de, Trafik Olaylarıdır. Trafik olaylarından dolayı her yıl
ülkemizde en az 16.000 civarında ölüm, 115.000 kadar yaralanma, yüze elli
trilyonu bulan maddi hasar oluşmaktadır. Bu son iki yılın bilançosudur.
Trafik kazaları; şoför ve
sürücülerimizin trafik kurallarına uymamaları; uykusuz ve alkollü araç
kullanmaları, şuursuz hareket etmeleri nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Bilinçsizce
araba kullanan, trafik kurallarına uymayan kişiler, arkalarında yüzlerce öksüz,
yetim çocuk ve eşler bırakıyorlar. Her yıl yüzlerce insanımız özürlü kalıyor.
Hem bu durumlar, hem de sadece 2000 yılındaki ekonomik hasar ki, yaklaşık 230
trilyon liradır. Bu para ülkemiz için çok büyük kayıptır.
Bütün şoför ve sürücülerimizin
dikkatli olmaları, trafik kurallarına mutlaka uymaları, hem kendileri, hem
başkaları, hem de ülkemiz için gereklidir. Trafik kurallarına uymadığı için mal
ve can kaybına neden olanlar Allah nezdinde de sorumlu olduklarını ve hesap
vereceklerini bilmelidirler.
Sonuç
Mal ve can;
birbirinden ayrılmayan ve birbirine muhtaç olan iki önemli unsurdur. Atalarımız;
“mal, canın yongasıdır.” diyerek bu birlikteliğin önemini belirtmişlerdir.
Hepimiz mal ve
can güvenliği içinde yaşamak isteriz. Bu dileğimizin gerçekleşmesi, başkalarının
mal ve can güvenliğine saygı göstermemize bağlıdır. “Ben rahat edeyim de
başkasından bana ne” anlayışı ile toplumsal huzurun sağlanamayacağı hepimizin
malumudur. Can ve mal güvenliğinin sağlanmasında, insanlar arasında paylaşma
duygusunun öne çıkmasında en etkili unsur Allah’a ve âhirete imandır ve O’na
hesap verme inancının akıllara yerleşmesidir.
O halde aile
ve eğitim müesseselerinde; çocuklarımızın inançlı yetiştirilmesine önem
verilmeli ve insanlara hizmet etmenin de Allah’a kulluk etmek olduğu
öğretilmelidir. Bu bilgi ve öğütler davranışlarımıza yansıdığında kendimizin ve
başkalarının can ve mal gibi değer verdiğimiz bütün konulardaki güvenliğimizin
sağlandığını görürüz. Unutmayalım ki, gönüllerinde Allah sevgisi ve hizmet etme
aşkı bulunan nesillerin çoğalmasıyla gerçek toplumsal barış, güvenlik ve huzur
sağlanacaktır.
Buhari,
Tıbb 56. VII, 32; Müslim, İman 175.I, 103-104.
Buhari,
Tıbb, 31. VII, 23.
İ.Hami Danişmend,
Garb Menb’ılarına Göre Eski Türk Seciyye ve Ahlakı, s 12.
İstanbul, 1961.
Tirmizî, Zühd, 32
IV, 573. Müslim, Zekat, 32. I, 717-718.
İmam Gazali,
İhya-u Ulumu’d-Din, lll, 214-240. Çeviri, Ahmed Serdaroğlu, Bedin
Yay. İstanbul, 1974
Beyhakî,
es-Sünenü'l-Kübrâ, VII, 487. No: 1574. Beyrut, 1994. Taberânî,
el-Mucemü'l-Kebîr, XIX, 129; el-Mucemü's-Sağîr, I, 60.
|