T A K V Â
İslam dini, itikad, ibadet ve ahlak esaslarıyla birlikte bir ilahî kurallar ve
değerler bütünüdür. Konumuz olan “takva”
da bunlardan biridir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah dostlarının nitelikleri
anlatılırken iman ve takvâdan bahsedilmektedir. Takvâ kelimesi esas itibariyle,
herhangi bir şeyi, ona zarar verecek şeylerden korumaktır. Dinî bir kavram
olarak ise takvâ; “Kişinin itaatte bulunarak nefsini Allah’ın korumasına
bırakması ve bu suretle, âhirette zarar ve elem verecek şeylerden kendini iyice
koruması” şeklinde tarif edilmiştir. Takva sahibine “muttaki”
denir.
“Takvâ,
insanı Allah’tan uzaklaştıracak şeylerden uzak durmaktır” “Takvâ, nefsin
arzularını terk etmek ve yasaklardan uzak durmaktır” ve “Takva; Allah’tan
korkarak günahlardan kaçınmakta, Allah’ın emir ve yasaklarına uymakta titizlik
göstermek, Allah ’ın himayesine girmek, emrini tutup azabından korunmaktır”
şeklinde de tanımlanmıştır.
Bu tanımlardan da anlaşılacağı gibi takvâ kelimesi;
mümin insanın, Allah'ın emir ve yasaklarına uyma konusunda titizlik göstermesi,
yaşantısının her safhasında ölçülü ve tutarlı, dinî hükümler karşısında duyarlı
olması anlamına gelmektedir. Hz.Ömer ile ashaptan Übeyy b. Kâ’b arasında geçen
şu diyalog da bu tanımın doğruluğunu teyit etmektedir. Hz.Ömer, takvâ
kelimesinin ne anlama geldiğini kendisine sorduğunda Übeyy b. Kâ’b ona şu
karşılığı vermiştir:
- Dikenli yolda hiç yürümedin mi?
- Yürüdüm.
- O zaman ne yaptın?
- Paçalarımı sıvayıp dikenlere basmamaya gayret
ettim.
- İşte takvâ odur.
Muttakî insanı diğerlerinden ayıran en önemli özellik
şunlardır:
- Kur’ân-ı Kerim’i rehber edinip onun yolundan
gitmek.
- Bela ve musibetlere karşı sabırlı olmak,
- Allah’ın takdiri neticesinde meydana gelen
tecellilere razı olmak,
- Allah’ın bahşetmiş olduğu nimetlere şükretmek,
Müslümanın gerçek anlamda muttaki
olarak yaşayabilmesi için; günah dikenleriyle dolu hayat yolunda çok dikkatli
yürümesi, kalbi basiretli ve dikkatli olması, hırs çukuruna, şehvet bataklığına
ve haram uçurumuna düşmekten sakınması, iman, ibadet ve ahlakını son nefesine
kadar koruması gerekir.
ياأيهاالذين
آمنوا اتقوا الله حق تقاته ولا تموتن إلا وأنتم مسلمون
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl
sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün”
(Âl-i İmrân:3/102)
anlamındaki âyet bu gerçeğe işaret etmektedir.
Bu âyet-i kerimede, insanların dünya ve ahirette
mutlu ve huzurlu bir hayat sür melerini sağlayacak bazı ilahî emirler yer
almaktadır ki, bunların ilki ve en önemlisi şudur: Allah’a karşı gelmekten
nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının. O’na karşı takvâ, ibadet ve itaat
görevinizi eksiksiz olarak, hakkıyla yerine getirin.
Müminler Allah'a ihlasla ibadet etmek, hiçbir tarafa
sapmaksızın, dosdoğru hidayet yolunu takip etmek, ilahî gazap ve azaba maruz
kalmaktan sakınmak, sevap ve hoşnutluğunu kazanmayı umarak hayırlı ve sâlih
ameller işlemek göreviyle yükümlüdürler. Kısaca Allah’ın emir ve yasaklarına
riayet etmek, yapılmasını emrettiği işleri yapmak, yasakladığı işleri yapmaktan
da uzak durmakla görevlidirler.
Takvâ
kelimesinin en güzel tanımını, Hz.Ali getirmiştir:
ألتقوي ألخوف من الجليل والعمل بالتنزيل
والرضي بالقليل والإستعداد ليوم الرحيل.
“Takvâ, Allah’tan korkmak, Kur’ân ile amel etmek, aza
razı olmak ve göç günü ne (âhirete) hazırlanmaktır.”
Allah’ın emirlerini yerine getiren, yasaklarını ihlal
etmekten korkup sakınan, O’na karşı saygılı olan, kendisi için takdir edilen
rızık az da olsa onunla yetinen ve başkalarının malına göz dikmeyen, hırslı ve
tamahkâr olmayan, ahirette ilahî sevap ve mükâfata kavuşmak için dünyada iken
gerekli hazırlıkları yapan insana yakışan en güzel vasıf, takvâdır.
NASIL MUTTAKİ OLUNUR?
Yüce dinimiz İslâm, bütün hayırları, güzellikleri ve
Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya vesile olacak imkân ve fırsatları bünyesinde
bulundurmaktadır. İslam'ın gösterdiği dosdoğru yoldan giden, İslami şiarları
koruyan, dinin kendisine yüklediği görevleri eksiksizce yerine getiren ve
kendini böyle bir hayat tarzına alıştırma gayreti içinde olan kişi muttaki
insandır. Böyle bir yaşantıya sahip olan insana cennet vaad edilmiştir;
günahlarının bağışlanacağı müjdesi verilmiştir. Gerçek manada Müslüman, işte bu
tarzda bir hayat süren insandır.
وسارعواإلي مغفرة من ربكم وجنة
عرضهاالسماوات والأرض أعدت للمتقين
“Rabbinizin bağışlamasına ve genişliği göklerle yer
arası kadar olup, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan
cennete koşun” (Âl-i
İmrân:3/133)
Sevgili Peygamberimiz; ilahi emir ve yasakların,
helallerin ve haramların belli olduğunu, Müslüman’ın neyi yapıp neyi yapmayacağı
konusunda yeterince bilgi sahibi olduğunu, şüpheli şeylere karşı ise tedbirli ve
duyarlı olmamız gerektiğini bildirmişlerdir:
ألحلال بين وإن الحرام بين وبينهماأمور مشتبهات لايعلمهن كثير من الناس فمن إتقي
المشبهات إستبرأ لدينه وعرضه ومن
وقع في الشبهات وقع في الحرام كالراعي يرعي حول الحمي يوشك أن يقع فيه ألا وإن
لكل ملك حمي الا وإن حمي الله محارمه ألا وإن في الجسد مضغة إذاصلحت صلح الجسد كله
وإذا فسدت فسد الجسد كله ألا وهي القلب
“Şurası
muhakkak ki haramlar apaçık bellidir. Helaller de apaçık bellidir. Bu
ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanların çoğu
bunu bilmez. Bu durumda kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de ırzını da
korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur. Tıpkı
koruluğun çevresinde sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa girebilecek
durumdadır. Bilesiniz ki, her hükümdarın bir koruluğu vardır. Allah’ın koruluğu
da haramlarıdır. Bilesiniz ki beden de bir et parçası vardır. Eğer o sağlıklı
olursa bedenin tümü sağlıklı olur. Eğer o bozulursa,
bedenin tümü bozulur. Bilesiniz ki o kalptir.”
Nasıl muttaki olunur? Bu sorunun
doğru cevabını bulmalıyız ki, takvanın gerçek mahiyetini öğrenebilelim ve kamil
manada bir takva hayatı yaşayabilelim. Takvanın gerçek ve doyurucu tanımını, her
alan da bize nurlu ufuklar açan Allah Resulünün ifadelerinde aramalıyız. Mesela
ashab-ı kiramdan Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerif, efradını cami
ağyarını mani bir şekilde takvayı bize net bir şekilde tanımlamaktadır:
لا تحاسدوا ولا تناجشوا ولا
تباغضوا ولا تدابروا ولا يبع بعضكم علي بيع بعض وكونوا عبادالله إخوانا ألمسلم
أخواالمسلم لا يظلمه ولا يخذ له ولا يحقره ألتقوى ههنا . ويشير إلى صدره ثلاث
مرات
“Birbirinize haset etmeyin.
Kendiniz almak istemediğiniz halde diğerini zarara sokmak için bir malı övüp
fiyatını artırma yarışına kalkışmayın. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinize yüz
çevirip arka dönmeyin. Sizden bazınız diğer bazınızın alış verişi üzerine alış
verişe girişmesin. Ey Allah'ın kulları! Birbirinizle kardeşler olunuz. Müslüman
Müslümanın kardeşidir. Müslüman Müslüman'a zulmetmez. Yardıma muhtaç olduğu
zamanda onu yalnız ve yardımcısız bırakmaz. Onu hor ve hakir görmez. Takva işte
budur. "Resulullah (a.s) "takva işte budur" sözünü üç defâ tekrarlamış ve
her seferinde de eli ile göğsüne işaret etmiştir.
MUTTAKİLERİN
ÖZELLİKLERİ
Muttakî
insanlarda bulunan özellikler nelerdir? Bu sorunun cevabını şu ayet-i kerimeleri
esas alarak bulmaya çalışalım:
لَّيْسَ الْبِرَّ أَن
تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ
آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ
وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذ َوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ
وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِيالرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى
الزَّكَاة وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي
الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَالْبَأْسِ أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا
وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
"İyilik
(îman, iyi amel, söz, fiil ve davranış), yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına
çevirmeniz (den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, âhiret gününe,
meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen,
onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı)
isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan,
zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda,
hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve
davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı
gelmekten sakınanların ta kendileridir"
(Bakara:
2/177).
Bu âyet-i kerimede takva sahibi insanın özellikleri
şöyle sıralanmıştır:
a) İman
Muttaki insanın ilk temel özelliği imandır. Çünkü
iman, takvanın esası, takvâ ise imanın binasıdır. Temelsiz bina kurulamayacağı
gibi, sadece temele de bina denilemez. Îman, insanı her şeyin ve her değerin
üstüne çıkaran, ona şeref ve üstünlük kazandıran bir dönüm noktasıdır. İnsanlık
bir tek Allah'a iman edip bağlanmadıkça ne doğru yolu bulabilir, ne de ciddiyet
ve eşitlik ölçüsü içinde varlık aleminin birleştiği gibi el ele verip münasebet
ve hedeflerini bir noktada toplayabilir.
Âhiret gününe iman ise ceza ve mükâfat konusunda
Allah'ın adâletini kayıtsız şartsız kabul etmektir. Âhiret gününe iman yer
yüzündeki hayatın başıboş ve hiç bir ölçüye bağlı olmadığı fikrini reddedip her
şeyin ölçü içerisinde cereyan ettiğini kabullenmektir. Ceza ve mükâfatların
yeryüzünde tam olarak yerini bulmadığını gören insanoğlu, âhirete imanı
sayesinde, iyiliğin er geç mükâfatının verileceğine inanır ve huzurla yaşar.
Meleklere imana gelince bu insan idrakiyle hayvan
idrakinin, insanın varlıklar hakkındaki düşüncesiyle hayvan düşüncesi arasındaki
farkların ayrılış noktası olan gayp âleminden bir cüz'e imandan ibârettir.
Kitaplara ve peygamberlere imana gelince; bununla
bütün peygamberler ve bütün semavi kitaplara iman kast edilmektedir.
b) İnfak
Müminin malının Allah yolunda karşılık beklemeden
harcamasıdır. Muttakî insan bencil değildir, Allah'ın kendisine verdiği
nimetlerden muhtaç olanları da yararlandırır.
c) Namaz
Muttakilerin en belirgin özelliklerinden biri beş
vakit namaz kılmalarıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de müteaddit defalar muttakilerin,
müminlerin bu özellikleri vurgulanır.
d) Zekât
Mal ve mülkün asıl sahibi yüce Allah olduğundan
kullarına servet ihsan ederken bu servetten fakirlere zekât ismi altında bir hak
ayırmalarını da şart koşmuştur. Muttakiler bu görevi eksiksiz yerine getirirler.
e) Ahde Vefa
İslâm'ın temel prensiplerinden biri ahde vefa,
verilen söze, yapılan sözleşmelere uymaktır. Ahde vefa; fert, aile, toplum ve
millet ve devletler arasında güvenin sağlanabilmesi için önemli bir ilkedir.
Muttakî insan, hem Allah'a hem de insanlara verdiği söze tümüyle sadakat eder.
f) Sabır
Muttaki insan, zorluklar karşında yılmaz, haramlara,
musibetlere ve ibadetlerin meşakkatlerine karşı sabırlı olur. Muttakî, Yüce
Allah’ın her zorluktan sonra bir kolaylık lutfedeceğini bilir sabır, sebat ve
tahammül gösterir.
Bakara
suresinin ilk beş ayetinde muttakîlerin özellikleri şöyle bildirilmiştir;
ألم ذلك الكتاب لاريب
فيه هدي للمتقين ألذين يؤمنون بالغيب ويقيمون الصلاة وممارزقناهم ينفقون والذين
يؤمنون بماأنزل إليك وماأنزل من قبلك وبالآخرة هم يوقنون
“Elif lam
mim. Bu, kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır. Allah’a karşı gelmek ten
sakınanlar için yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar. Namazı dosdoğru
kılarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.
Onlar sana in dirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de
kesin olarak inanırlar”
(Bakara:
2/1-4)
Bu âyetlerde
muttakilerin beş özelliği zikredilmiştir:
a)
Gayba iman etmek, b)
Namaz kılmak, c)
Serveti Allah yolunda harcamak (infak),
d)
Kur’ân’a tabi olmak. e)
Ahirete iman etmek.
Tefsir
âlimleri genel olarak takvâyı üç mertebede değerlendirmişlerdir.
Birinci
mertebe,
insanın ebedi azaptan kendini korumak için Allah’ı inkâr etmekten ve O’na ortak
koşmaktan sakınmasıdır.
İkinci
mertebe,
büyük günah işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekten uzak durup farzları
yerine getirmektir. Dinî ıstılahta takvâ denilince daha çok bu mana kast
edilmektedir.
Üçüncü mertebe
ise kalbi Hak’tan alıkoyacak her şeyden uzak durup gönlü tamamen Yüce Mevlâ’ya
bağlamaktır ki, bu mertebenin üst sınırı yoktur.
Aslında
takvâya sınırlar çizmek ya da mertebeler belirlemek, beşer için mümkün değildir.
Zira takvâyı geliştiren Allah'ı bilme ve tanıma, hayırlı ve sâlih ameller
işleme, iyi ve temiz duygular taşıma kişiden kişiye değişiklik arz eder.
Dolayısıyla her insanın takvâsı, ancak kendi kulluk şuuru kadardır.
Hayatını
Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde şekillendirenlerin, zamanla takvâ
duyguları gelişeceğinden böyleleri hak ile batılı, helal ile haramı kolayca
anlayabilirler.
إتقوا فراسة
المؤمن فإنه ينظر بنورالله
“Müminin
ferasetin sakının, çünkü o, Allah'ın nuru ile bakar"
anlamındaki hadis, muttaki insanın bu özelliğine dikkati çekmektedir.
Muttakinin, Allah’ın nuruyla hadiselere bakan bir kalp gözü, basîreti ve ileri
görüşlülüğü vardır.
Muttaki
insanlara Allah her zaman bir çıkış yolu var eder:
ياأيهاالذين آمنوا إن
تتقوا الله يجعل لكم فرقانا ويكفر عنكم سيئاتكم ويغفر اكم
“Ey iman
edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız O size iyiyi kötü den ayırt
edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar”
(Enfal:
8/29).
Ayette belirtilen "furkan", iyiyi kötüden
ayırt eden anlayış demektir. Bu anlayış olmadan insanın Kur’ân-ı Kerim’den
gereği gibi istifade etmesi mümkün değildir. İşte bu sebeple Kur’ ân-ı Kerim’in
yol göstericiliğinden gereği gibi faydalanacak olanlar, ancak takvâ melekeleri
sıhhatli bir şekilde çalışan muttakilerdir. Yoksa kalbi körelmiş ve mühürlenmiş
kimselerin, Kur’ân hidayetini görüp anlamaları mümkün değildir
TAKVÂ PEYGAMBERLERİN ORTAK HEDEFİDİR
"Takva" Allah'ın peygamber gönderdiği bütün
milletlere kesin emridir:
ولقد
وصينا الذين أوتواالكتاب من قبلكم وإياكم أن اتقواالله
“Sizden
önce kendilerine kitap verilenlere de, size de ‘Allah’a karşı gelmekten sakının’
diye tavsiye ettik”
(Nisâ:4/131).
Bütün peygamberler, tevhit ve hidayete davet
ettikleri milletleri takvaya da çağırmışlardır:
الظَّالِمِينَ قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ
وَإِذْ
نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ
“Hani
Rabbin Musâ’ya, ‘Zalimler topluluğuna, Firavun’un kavmine git! Başlarına
geleceklerden hala korkmuyorlar mı (takvâlı olup kötülüklerden sakınmıyorlar
mı)’ diye seslenmişti"
(Şuarâ: 26 / 10-11)
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ
“Hani kardeşleri Nuh, onlara şöyle demişti: 'Allah’a
karşı gelmekten sakınmaz mısınız'?”
(Şuarâ:26/106),
إِذْ قَالَ لَهُمْ
أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ
“Hani kardeşleri Hûd, onlara şöyle demişti:
'Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız'?”
(Şuarâ:
26 / 124),
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ
“Hani kardeşleri Lut, onlara şöyle demişti: 'Allah’a karşı gelmekten sakınmaz
mısınız'?” (Şuarâ:
26 / 161),
إِذْ
قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ
“Hani Şuayb onlara şöyle demişti: 'Allah’a
karşı gelmekten sakınmaz mısınız'?”
(Şuarâ: 26 / 177),
وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنْ الْمُرْسَلِينَ
إِذْ
قَالَ لِقَوْمِهِ أَلَا تَتَّقُونَ
“Şüphesiz İlyas da
peygamberlerden idi. Hani kavmine şöyle demişti: Allah’a karşı gelmekten
sakınmaz mısınız?”
(Sâffât:37/123, 124).
Niçin bütün peygamberler toplumlarını takvaya davet
etmişlerdir? Çünkü kalbine takvâ duygusu yerleşmiş olan insan, kendine veya
çevresine zarar verecek kötü davranışlarda bulunmaktan uzak durur. Harama el
uzatmaz. Takvâ duygusu, onunla kötülükler arasına set çeker. Onu iyiliklere,
güzelliklere, hayırlı ve sâlih amellerde bulunmaya sevk eder. Bu niteliklere
sahip bir insanın başına polis veya jandarma dikme ye ihtiyaç kalmaz. Çünkü bu
nezih insanlardaki oto kontrol dediğimiz nefis muhasebesi, gözle görülmeyen bir
polis veya jandarma gibi aktif bir şekilde faaliyette bulunur, onları her türlü
kötü fiili işlemekten alıkoyar.
İNSANIN ALLAH KATINDAKİ DEĞERİ TAKVÂSINA GÖREDİR
Kur’ân’a göre takvâ, kişinin Allah katındaki değer
ölçüsüdür:
إن أكرمكم عند الله
أتقيكم
“Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı
gelmekten en çok sakınanınızdır”
(Hucurât: 49/13)
anlamındaki âyet bunun açık delilidir.
Sevgili Peygamberimiz de veda hutbesinde aynı durumu
şöyle izah etmiştir:
'Ey insanlar! Rabb’iniz birdir. Babanız birdir.
Hepiniz Âdemdensiniz ve Âdem de topraktandır. Allah'ın yanında en üstün olanınız
O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Araplarla Arap olmayanların
birbirine karşı üstünlüğü ancak takva iledir'
Yüce Allah muttakileri kendi dostları olarak ilân
etmekte, dünya ve âhiret mutluluğuna ereceklerini müjdelemektedir:
ألا إن
أولياءألله لا خوف عليهم ولاهم يحزنون ألذين
أمنوا وكانوايتقون لهم البشري في الحياة الدنيا وفي الآخرة
“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku
yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar iman etmiş ve Allah’a karşı gelmekten
sakınmış olanlardır. Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır”
(Yunus:10/62-64)
اعدت للمتقين
"Cennet de muttakiler için hazırlanmıştır"
(Al-i İmrân, 3/135).
Allah muttakilerin amellerini kabul eder:
إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ
مِنَ الْمُتَّقِينَ
“Allah ancak muttakilerin amellerini kabul
buyurur” (Mâide:5/27) .
Takvâ, Allah’ın şiarlarına karşı kişide saygı ve
tazim duygusu oluşturur. Kulu Allah’ın dostluğuna yükselten merdiven takvâ ve
ihlastır. Bu sebeple insan tüm gücüyle takvâya ve ihlasa yönelmelidir. Zira
âhiret yolculuğu için hazırlanması gereken en üstün azık takvâdır.
ALLAH MUTTAKİLERE UMMADIKLARI YERDEN RIZIK VERİR
Allah, takvâ sahiplerinin yar ve yardımcısıdır. Onlar
için zorluklar ve sıkıntılar karşısında çaresizlik diye bir şey düşünülemez.
Allah onlara sayısız çıkış yolları lütfeder ve onları ummadıkları yer den
rızıklandırır.
ومن يتق الله يجعل له مخرجا.
ويرزقه من حيث لا يحتسب
“Kim Allah’a
karşı gelmekten sakınırsa,Allah ona bir çıkış yolu açar. Onu beklemediği yerden
rızıklandırır” (Talak: 65 /
2, 3)
Şâyet bir toplum kendisine takvâyı şiar edinirse,
üzerlerine gökten bereket yağar ve böylece sayısız nimetlere nail olurlar.
Takvânın hayrı ve faydası sadece dünyaya ait değildir. Onun asıl faydası ve
mükâfatı ahirette görülecektir. Zira cennete, ancak muttaki insanlar varis
olacaklardır. Mahşer günü bütün dostluklar bittiği halde muttakilerin dostluğu
devam edecektir. Peygamberimiz أللهم آت نفسي
تقواها “Allah'ım! Nefsime takvâsını ver”
diye
niyazda bulunmuş ve takvanın önemine dikkati çekmiştir.
SONUÇ
Kalbin Allah’a yönelişi bakımından vazgeçilmez
esaslardan biri olan takvâ, Allah hakkında kalpte bulunan bilgi, korku ve saygı
duygusuna bağlı olarak, kişinin Allah’ın çizdiği hudutlar çerçevesinde nefsini
dünyevi ve uhrevi her türlü tehlike den koruma ameliyesidir. Kalp, nefsi
koruyacak takvâ melekeleri ile donatılmıştır. Sevgili Peygamberimiz, bir hadis-i
şeriflerinde bu gerçeği şöyle ifade buyurmuştur:
:
إِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا أَذْنَبَ كَانَتْ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ
فِي قَلْبِهِ فَإِنْ تَابَ وَنَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ صُقِلَ قَلْبُهُ فَإِنْ زَادَ
زَادَتْ فَذَلِكَ الرَّانُ الَّذِي ذَكَرَهُ اللَّهُ فِي كِتَابِهِ كَلَّا بَلْ
رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
“Mü’min kişi bir günah işlediği zaman kalbinde
siyah bir nokta oluşur. Günah işlemekten vazgeçer ve Allah’tan bağışlanma
dilerse, kalbi (temizlenip) cilalanır. Ama günahları artarsa (bu siyah noktalar
da) artar. İşte bu, Yüce Allah’ın Kitabın da: ‘Hayır hayır! Doğrusu onların
kazanmakta oldukları, kalplerini paslandırmıştır’
bahsetmiş olduğu pastır”.
Bu melekeler, Allah’a karşı sorumluluk bilinci
içerisinde yapılan davranışlarla geliştirilebileceği gibi, bunun tam tersi
ameller sebebiyle de köreltilebilecektir. Kişinin manevi kurtuluşu veya kaybı
buna bağlıdır. Fıtrî yapısı bozulmamış kimseler, bu melekeler sayesinde,
kendilerine zarar verebilecek her şeyden korunma çabası içinde bulunurlar. Her
türlü tehlikeye karşı yegane koruyucu olarak Allah’ı bildikleri için yalnız O’na
sığınır ve yalnız O’na kul olurlar. Bunun tabii bir gereği olarak ta O’nun
gazabına çarpılmamak için tir tir titrer, hoşnutluğunu elde etmek için emir ve
yasaklarına harfi harfine uymaya gayret ederler. Harama düşme korkusuyla şüpheli
şeylerden sakındıkları gibi, zahiren mubah gibi görünse de gönüllerine yatmayan
her şeyden uzak dururlar.
Müslim, Birr, 45, 10. III,
1986.
|