ÖLÜM
GERÇEĞİ VE ÖLÜME HAZIRLIKLI OLMAK
Her canlı gibi insan da sınırlı bir ömre sahiptir. Cenâb-ı Allâh’ın
takdir etmiş olduğu ömür sona erdiğinde, her insan Cenâb-ı Allâh’ın izniyle
ölümü tadar. Allâh’tan başka her şey ölümlüdür. Eğer ölümden kurtulup, dünyada
sonsuza kadar yaşamak mukadder olsaydı, hiç şüphesiz buna en layık olan Allâh’ın
sevdiği kulları Peygamberleri olurdu. Oysa âlemlere rahmet olarak gönderilen
Peygamber efendimiz bile bu dünyadan göçmüştür. Müşriklerin, Peygamber
Efendimizin ölümünü temenni etmeleri üzerine ölümün kimseye ayrıcalık
yapmayacağını vurgulayan şu ayet inmiştir:
إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُم مَّيِّتُونَ
“Muhakkak sen de
öleceksin, onlar da ölecekler”
(Zümer, 39/30).
Şu
ayet de ölüm gerçeğinin herkese uğrayacağını ifade etmektedir.
.
وَمَا جَعَلْنَا
لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ اَفاَئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ
“Biz
senden önce de hiçbir
beşer
beşere ölümsüzlük vermedik.
Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar”
(Enbiya, 21/34).
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً
وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
“Her
nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şet ile de
deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”
(Enbiya, 21/35)
İnsan hayatının belli bir süresi vardır. Bu sürenin sona ereceği
vakte ecel adı verilmektedir. Eceli gelen herkes ölecektir. Nitekim sonradan
yaratılan her şey fanidir. Bir başlangıcı olanın mutlaka sonu da vardır. Her
doğan, daha doğarken ölüme namzet olarak doğmaktadır. Bu bir hayat kanunudur,
istisnası da yoktur. Ecel bir gün bizim de kapımıza gelecek ve kapımızı
çalacaktır. Kapımız çalındığında, ölüme “şimdi değil, başka zaman gel” deme
imkanımız da asla olmayacaktır. Ecel geldiği zaman ne bir an geri kalır; ne de
bir an ileri gider. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ
اَجَلٌ فَاِذَا جَاءَ اَجَلُهُمْ لَايَسْتَاْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
“Her milletin belli bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri
kalabilirler, ne de öne geçebilirler.”
(A’raf,7/34)
وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ
وَلكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاِذَا جَاءَ
يَسْتَاْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
اَجَلُهُمْ لَا
“Eğer Allâh,
insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı
bırakmazdı. Fakat onları belli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman
ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.”
(Nahl,16/61)
Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi, ecel kaçınılmaz
bir son, acı da olsa ap-açık bir gerçektir.. Umulmayan bir zamanda aniden
gelir. Rivayet edildiğine göre Enes b. Mâlik (ı.a.) demiştir ki:
خطّ رَسُولُ اللّهِ صلى الله عليه وسلم خطاً وقال: هذَا اﻹنسَانُ، وخطَّ إلى جانبهِ
خطاً وقال: هذا أجلُهُ، وَخطّ آخرَ بعيداً منهُ وقالَ: هذَا اﻷملُ، فبيْنَما هُوَ
كَذلِكَ إذ جاءهُ اﻷقربُ
“Bir
kere Peygamber (a.s.) bir takım çizgiler çizerek şöyle buyurdu: İşte bu çizgi
insanın umduğu emelidir. Şu çizgide ecelidir. İnsan uzaktaki emelini beklerken
kendisine en yakın olan ecel ansızın geliverir”
Her canlı Cenâb-ı Allâh’ın izniyle yaşar
ve ölür. Yaşaması ve ölmesi insanın kendi elinde değildir. Bu hususta Yüce
Allâh’ın iradesine kimse karşı çıkamaz. O, bir kimsenin ölümüne hükmetmiş ise
derhal yerine gelir. Yüce Allâh’ın ölüm hükmünde asla sapma olmaz. Görevli
melekler görevlerini kusursuz yerine getirirler. Cenâb-ı Allâh şöyle buyurur:
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةً حَتّى اِذَا
جَاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ
“Allâh kullarının üstünde
mutlak hakimiyet sahibidir. Üzerinize de koruyucu melekler gönderir. Nihayet
birinize ölüm geldiği vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar
görevlerinde asla kusur etmezler.”
(En’am, 6/61)
Ölüme Çare Yoktur
Bedenden ayrılan ruhun tekrar oraya iadesi insan
gücünün dışında olan bir şeydir.. Bir zamanlar dünyayı titreten, dünyalara
sığmayan, her türlü güç, kuvvet ve makama sahip olan insanlar ölüp toprak
olmazlardı. Onlar da sıradan her insan gibi ölüm gerçeği karşısında boyun
eğmezlerdi. Ölüm bir bakıma insanlar arasında mutlak eşitlik sağlamaktadır.
Yaratıcı kudreti takdir edemeyen, o kudrete boyun eğmeden yaşayabileceklerini
sananlara Allah Kuran dili ile şu sarsıcı ifadeleri yöneltiyor:
فَلَوْلَا
اِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ.
وَاَنْتُمْ حينَئِذٍ تَنْظُرُونَ.
وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلكِنْ لاَتبْصِرُون
“Can
boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize! Oysa siz o zaman bakıp durursunuz. Biz
ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.”
(Vakıa,56/83-85)
Şu ayet de yine ölüm gerçeği ve ilahi kudret
karşısında insan oğlunun aczini, bu gerçeği dikkate almayan bir hayat tarzı
sürenlerin karşılaşacakları zor durumları dile getirmektedir:
كَلَّا
اِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِىَ .
وَقيلَ مَنْ رَاقٍ .
وَظَنَّ اَنَّهُ الْفِرَاقُ .
وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ .
اِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ.
“Hayır, can boğaza dayandığı, “Kimdir (bunu) iyi
edecek?” dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği,
bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş Rabb’inedir.”
(Kıyame,75/ 26-30)
Bu ayetler ışığında bir daha vurgulayalım ki, ölümden
kaçmak mümkün değildir. Her canlıya mutlaka ölüm uğrayacaktır. Belki uyurken
yatakta, belki işyerinde çalışırken; belki bir hastalık belki de bir felaket
sonucu insanı ölüm yakalayabilir Ölüm, hayatın bir gerçeği olup, ondan kaçış
mümkün değildir. Bu gerçeği göre göre insan ya ahireti inkar yolu ile, ya da
amaçsız bir hayata yaşayarak, ölümü adeta yok saymış, ondan kaçma (!) yollarını
aramıştır. Fakat bütün bu çabalar, kişinin kendini kandırmasından, oyalamasından
ibarettir. Ne yazık ki bu gibi insanlar ölümle yüz yüze geldiklerinde bunun
farkına varırlar.
Nitekim
Cenâb-ı Allâh şöyle buyurmaktadır
وَجَاءَتْ
سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذلِكَ مَاكُنْتَ مِنْهُ تَحيدُ
“
Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona: ‘İşte bu senin öteden
beri kaçıp durduğun şeydir’ der”
( Kaf,50/19).
Bu konuda şu ayetlerin mesajı daha da açıktır:
قُلْ اِنَّ الْمَوْتَ الَّذى تَفِرُّونَ مِنْهُ فَاِنَّهُ مُلَاقيكُمْ ثُمَّ
تُرَدُّونَ اِلى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ
تَعْمَلُونَ
“De ki; Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var
ya, o mutlaka size ulaşacaktır. Sonra gaybıda, görünen alemi de bilen Allâh’a
döndürüleceksiniz de, O size yapmakta oluklarınızı haber verecektir.”
(Cum’a, 62/8)
اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فى بُرُوجٍ
مُشَيَّدَةٍ ...
“Nerede
olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile, ölüm
size ulaşacaktır...”
(Nisa,4/78)
Ebedi Yolcuğa Başlarken
Ölüm yok olup, gitmek değildir.
Ölüm, fena aleminden beka alemine bir intikaldir. Ölüm, bir evden diğer bir eve,
bir şehirden başka bir şehre yapılan sade ve basit bir göç de değildir. Ölüm
anı, fena ile bekanın kesiştiği kritik, endişe verici bir andır. Çaresizlik ve
ölüm sıkıntısı içerisinde ne yapacağını kestiremediği bir sırada bu çaresiz
yolcuya etrafında bulunan yakınlarının veya her hangi bir kardeşinin, rahatsız
etmeksizin kelime-i tevhit söyleyerek yardımda bulunması ona büyük bir âhiret
armağanı olacaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz;
لَقِّنُوا
مَوْتَاكُمْ لاإلَهَ إَّﻻ اللّهُ
“Ölülerinize
(ölmek üzere olan hastalarınıza) kelime-i tevhidi telkin ediniz.”
buyurmaktadır.
Hz. Aişe’den rivayet olunduğuna göre, Peygamberimiz
(s.a.v.) son hastalığında yanlarında bir kap içerisinde su vardı. Peygamberimiz
(s.a.v.) mübarek ellerini suya daldırıp yüzüne sürüyor ve şöyle diyordu:
لآ إله إلا لله إن للموت سكرات
“La
ilahe illallah (Allah'tan başka tanrı yoktur): Muhakkak ölümün sekeratı vardır
”
Dönüşü olmayan bu yolculuğa çıkan kimsenin bazı perde ötesi hallerini Peygamber
Efendimiz şöyle açıklıyor:
إِذَا
وُضِعَتِ الْجِنَازَةُ فَاحْتَمَلَهَا الرِّجَالُ عَلَى أَعْنَاقِهِمْ فَإِنْ
كَانَتْ صَالِحَةً قَالَتْ قَدِّمُونِي قَدِّمُونِي وَإِنْ
كَانَتْ غَيْرَ صَالِحَةٍ قَالَتْ
يَا
وَيْلَهَا
أَيْنَ
يَذْهَبُونَ بِهَا يَسْمَعُ صَوْتَهَا كُلُّ شَيْءٍ إِلَّا الْإِنْسَانَ وَلَوْ
سَمِعَهُ لصَعِق
"Cenaze tabuta konulup erkekler omuzlarına
yüklendiklerinde o cenaze iyi bir kişi ise: Beni acele olarak gideceğim yere
ulaştırınız, der. Eğer o cenaze kötü bir kişi ise: Eyvah! Bu cenazeyi nereye
götürüyorsunuz, diye feryat eder. Cenazenin bu feryadını insandan başka her şey
işitir. Eğer insan bu feryadı duysaydı, dayanamayarak bayılırdı”.
Tabut dediğimiz o daracık sandık, lisanı halleriyle
çok şey haykırmaktadırlar. İşte kabına sığmayan, hiç ölmeyecekmiş gibi bir hayat
süren, mal ve mülk sevdasına kapılıp, ölümü kendine hiç yakıştıramayan o adam,
her şeyini geride bırakmış, bir kefen bezine bürünmüş o daracık mekana sıkışmış
gidiyor. Sevenlerinin omuzlarında yol alıyor olması, biraz sonra varacağı yerde,
mezarda karşılaşacağı durumlar için bir gösterge değil. İbretle bakan gözler bu
durumda neler görmez ki:
" Orada durumu ne olacak? Tabutun içinde olmakla,
dışında olmak arasında ne kadar mesafe var? Çoğu insan gibi o da ölümü kendine
yakıştıramıyordu. Daha dün bizimle idi. Konuşuyor, gülüyor, geziyor,
çalışıyordu. Şu anda ebedi yolculuğa çıktı.Şu anda onun yerinde benim olmamam
için elimde hangi güç var? Tek şansım, halen hayatta olmam. Bu da bana bir
silkelenme, hayatı ve ölümü aynı pencereden gören tedbir alma fırsatı tanıyor".
Kuranın şu temel çağrısı ne kadar ufuk açıcıdır:
فاعتبروا
يا اولى الالبصا ر
"Öyle ise,
ey basiret sahipleri, ibret alın.
(Haşr, 59/ 2)
Kuranın bu mesajı açık. Ne var ki, ibret alma
konusunda daha fazla hassasiyete ihtiyacımız var.. Zira gaflet ve tul-u emel bu
anlamlı sesleri işitmeye ve bu mesajlardan ders almaya engel olmaktadır.
Hz. Ali (r.a);
الناس
نيام فاذا ماتو انتبهوا
“İnsanlar uykudadırlar,
öldüklerinde uyanırlar.”
buyuruyor.
Hadis-i şerifte belirtildiği gibi, öldükten sonra
uyanmanın; “eyvah” demenin hiçbir faydası yoktur. Ölmeden önce uyanmak,
hesaba çekilmeden önce nefsi hesaba çekmek gerekir. Zira inanan kişi ölümün,
âhiret yolculuğuna bir başlangıç olduğunu bilir ve ölüm sonrası için hazırlık
yapar. Peygamber Efendimiz:
اَلْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ
“Akıllı
kimse bu dünyada kendini sorgulayan ve ölüm sonrası için çalışandır.”
buyurur.
Hz. Ömer (r.a.) in şu uyarısı da
ölüme hazırlık konusunda bize yeni bir bakış açısı kazandıracak niteliktedir.
حاسبوا انفسكم قبا ان تحاسبوا و تزينوا للعرض الاكبر و انما يخف الحساب يوم القيامة
على من حاسب نفسه في الدنيا
"Hesaba
çekilmeden önce nefislerinizi hesaba çekiniz. Kendinizi en büyük buluşma için
hazırlayınız.Kıyamet gününde hesap, ancak dünyada kendini sorgulayanlar için
kolay olur."
Herkesin mutlaka bir gün sonsuz yolculuğa çıkacağı,
كُلُّ
نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ
“Her nefis ölümü tadacaktır”
(Enbiya, 21/35)
ayetiyle insanların dikkatine canlı bir tablo gibi
sunulmaktadır. Eceli gelenlerin ölüm köprüsünden teker teker geçtikleri her
zaman görülmektedir. Akıl sahibi hiçbir kişinin bu sonsuz yolculuğu inkar etmesi
mümkün değildir.
Ölümü Hatırlamak ve Hazırlık Yapmak:
"Dün" hatası ve sevabıyla geçmiştir. Geçen günleri
geri getirmek mümkün değildir. Yarının ise ne olacağı belli değildir. Yarını
yaşayacağımıza dair bir garantimiz de yoktur. Gün bugün; saat bu saat; an bu
andır. İnsan ancak içinde bulunduğu anı değerlendirme imkanına sahiptir ve bu
anı fırsat bilerek âhiret için hazırlık yapmak durumundadır.
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ
“Her
nefis mutlaka ölümü tadacaktır”
ayeti ölümün kaçınılmaz bir hakikat olduğunu vurgulamaktadır
. Öyleyse sonsuz yolculuğa çıkacağı kesin olduğu
halde inanan bir kişinin hazırlık yapmaması hiç düşünülebilir mi? İnsanı aldatan
sonu gelmez emellerden ve ölçüsüz dünya sevgisinden kurtulmanın tek yolu; en
büyük vaiz olan ölümü hatırdan çıkarmamaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz,
أكْثروا ﺫ ﻛﺮهَاذِ ﻡﺍﻟﻟﺬﺍﺕ
"Ağız
tadını bozan ölümü çok hatırlayınız"
buyurmaktadır.
Cennetle müjdelenen on sahabi arasında yer alan Hz.
Ömer'in, yüzüğünün kaşına,
بالموت
واعظا يا عمر
كفي
“
Ölüm sana vaiz olarak yeter, ey Ömer!”
hadis-i şerifini yazdırmış olması ibret verici ve ilgi çekicidir.
Ölüm gelmeden önce ölün için hazırlık yapmayı hidayet
alameti sayan Peygamber Efendimiz, Abdullah b. Ömer’in omzundan tutarak onun
şahsında bütün inananlara şöyle nasihat etmektedir:
كُنْ
في الدُّ نْيَا كأنَّكَ غريبٌ أو عابرُ سبيل وعُدَّ نفسكَ فى أهل القبور
“Dünyada
sanki gurbette imiş gibi veyahut yolculukta bulunuyormuş gibi ol. Kendini
mezarlıktakilerden kabul et.”
Gurbette yaşayan bir yabancı, orada kalıcı
olmadığının farkındadır. O, oranın daimi sakinleri gibi hareket etmez. Geçici
olarak bulunduğu o mekanın makam ve mevkii; mal ve mülkü kendisini fazla
ilgilendirmez. O, daha ziyade döneceği asıl vatanını düşünür. Hazırlıklarını,
birikimlerini ona göre yapar. Ona endeksli olarak çalışır, çabalar. O, geçici
hayata takılıp kalmanın, kaçınılmaz yolculuk sununda kedini içinde bulacağı
ebedi hayata zarar vereceğinin bilincindedir.
Allâh’ın elçisinden (s.a.v.) bu öğüdü alan İbn-i Ömer
(r.a.) şöyle der:
وكان ابن عمر رضى اللّه عنهُما يقولُ: إذَا أمْسَيْتَ ﻓﻼ َتَنْتَظِرِ الصَّبَاحَ،
وإذَا أصْبَحْتَ ﻓﻼ تَنْتَظِرِ المسَاءَ، وخُذْ
منْ صحّتِكَ لمرضِكَ، ومنْ حياتِكَ لموْتِكَ
“
Akşamlayınca sabahtan bahsetme. Sabahladığın zaman da kendine akşamdan söz etme.
Hastalanmadan önce sıhhatinden, ölümünden evvelde hayatından faydalan”
Ömür su gibi akıp gitmektedir. İnsan her an yavaş
yavaş ölüme yaklaşmaktadır. Ahiret hazırlığı için tanınan süre geçip
tükenmektedir. Bu gerçekleri bilen mümin, kulluk görevlerini doğmayacak bir
günün sabahına bırakmaz. Dünyanın çalışma, ahiretin ise hesap verme yeri
olduğunun idraki içerisinde olur. Hz. Ali(r.a.) şöyle buyurur:
ارْتَحَلَتِ الدُّ نْيَا مُدْ بِرَةً وَارْتَحَلَتِ الْآخِرَةُ مُقْبِلَةً
وَلِكُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا بَنُونَ فَكُونُوا مِنْ أَبْنَاءِ
الْآخِرَةِ وَلَا تَكُونُوا مِنْ
أَبْنَاءِ
الدّ ُنْيَا فَإِنَّ الْيَوْمَ عَمَلٌ وَلَا حِسَابَ وَغَدًا حِسَابٌ وَلَا عَمَلٌ
“
Ey mü’minler! Dünya arkasını çevirerek yel gibi esip gitmekte, âhiret de ona
karşı aynı sür’atle gelmektedir. Bu iki alemin insanlar arasında çocukları
vardır. Ey Müslümanlar! Sizler, dünyanın değil âhiretin çocukları olunuz. Bu
dünya iş günüdür, hesap günü değildir. Fakat yarın (âhiret) hesap günüdür, iş
günü değildir.”
Dünya hayatının geçici ve imtihan yeri olduğunu
unutanların, ölüm anındaki acıklı durumlarını ve dünyaya tekrar geri dönmek
istediklerini K.Kerim şöyle anlatıyor:
حَتّى
اِذَا جَاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ لَعَلّى اَعْمَلُ
صَالِحًا فيمَا تَرَكْتُ كَلَّا اِنَّهَا كَلِمَةٌ
هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِمْ
بَرْزَخٌ اِلى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
“ Nihayet onlardan birine ölüm gelince, ‘Rabbim! Beni
dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım’, der.
Hayır! Bu sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında,
tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde
(berzah) vardır.”
(Mü’minun, 23/99,100)
Şu ayette yaşanacak o pişmanlıkları bugünden haber
veriyor bize:
وَهُمْ
يَصْطَرِخُونَ فيهَا رَبَّنَا اَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذى كُنَّا
نَعْمَلُ اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَ كَّرُ
فيهِ مَنْ تَذَ كَّرَ وَجَاءَكُمُ
النذ يرُ فَذُ وقُوا فَمَا لِلظَّالِمينَ مِنْ نَصيرٍ
"Onlar
orada, 'Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan
başka ameller, salih ameller işleyelim' diye bağrışırlar. (onlara şöyle
denilir:) 'Sizi,düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar
yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler
için hiçbir yardımcı yoktur."
(Fatır,35/37)
Kulluk İmtihanı
Bu dünyada yaşadığımız hayat, ölüm ötesi hayatımızı
biçimlendiren davranışlar bütününden ibarettir. Bir imtihan yaşıyoruz,
varlığımızın hikmetini de bu imtihan oluşturuyor:
اَلَّذى
خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا
“O, Allâh
ki, hanginizin daha güzel işler yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yarattı”
(Mülk,67/2)
şeklindeki buyruğu ölüm ve hayatın yaratılış sırrını çok açık bir şekilde
gözlerimizin önüne sermektedir. Ölümün hikmeti, insanın imtihanında saklıdır.
Ölümle hayat sona ermeyecektir. öldükten sonra sonsuz bir hayat, insanı
beklemektedir. İşte insan, iyi ya da kötü işlediği her şeyin karşılığını âhiret
yurdu dediğimiz bu ölüm sonrası hayatında görecektir. Nitekim Kur’an-ı Kerimde
şöyle buyurulur:
يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ
مِنْ سُوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ اَمَدًا بَعيدًا وَيُحَذِّ
رُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ
وَاللّهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ
"Herkesin
yaptığı iyiliği ve yaptığı kötülüğü hazır bulacağı günde kişi, kötülükleri ile
kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister..."
(Al-i İmran, 3/30)
Ölüm insanın hesap vermesi, sorgulanacağı konuma kapı
arlarken, fani varlığımızın, ebedi bir hayata attığı ilk adımı da temsil
etmektedir.. Bu açıdan ölüm, tıpkı hayat gibi, âhiret yurdundaki ebedi mutluluğa
ulaştıran bir vasıta ve nimet olarak algılanmalıdır.
Hiçbir insan ölümle bu maddi dünyadan yok olup gitmek
istemez. Herkesin tabiatında ebedî kalma fikri yatmaktadır. İnsan’ın bütün
çabaları hayatta kalmayı temine yöneliktir. Dünya hayatının ölümle sona
ereceğini bilen, ölümün ebedî hayatın bir başlangıcı olduğuna inanan bir insanın
ebedî hayatı kazanmak için hazırlık yapma ihtiyacı duymaması düşünülemez.
Peygamber Efendimizin şu hadis-i şerifi, bu hususta çok düşündürücü ve bir hayat
rehberidir::
يَتْبَعُ
الْمَيِّتَ ﺛﻼﺛﺔ: أهْلُهُ، وَمَالُهُ، وَعَمَلُهُ؛ فَيَرْجِعُ اثْنَانِ وَيَبْقى
وَاحِدٌ. يَرْجِعُ أهْلُهُ، وَمَالُهُ؛ وَيَبْقَى عَمَلُهُ.
“
Cenazeyi, ehli, malı ve ameli olmak üzere üç şey uğurlar. Bunlardan ikisi geri
döner, bir tanesi kalır. Ehli ve malı geri döner, ameli yanında kalır.”
“Dünya âhiretin tarlasıdır” hadis-i şerîfi de bu
gerçeği çok güzel vurgulamaktadır. Sâlih insan olmak, bu fânî dünyada iyi amel
işlemekle mümkündür. Çünkü âhirettin bütün sermayesi, iyi ameldir. Ömür, sâlih
amel işlemek için bir imkan ve bir fırsattır. Bu fırsatı ganîmet bilmek; “Bu gün
Allâh için ne yaptım?” sorusuna cevap bulmak gerekir.
Kısaca, Allah’tan başka bütün yaratılmışlar fanidir,
hepsinin ömrünün bir sonu vardır. İnsan da bu gerçeğin dışında değildir. O
sebeple, bir gün mutlaka bu hayata veda edeceğini bilen insan ölüm ötesi hayata
hazırlıklı olmalı, ebedi hayatının sermayesini kazanacağı yer olan dunyada
yaşadığı zaman dilimini çok iyi değerlendirmelidir. Kuran, bu zamanın nasıl
değerlendirileceğini gösteren ilahi düsturlar bütünüdür. Kısacık insan hayatını,
ebedi olan ahiret hayatının kazanıldığı yer olarak değerlendirilebilmesi ancak
müslümanca bir hayat çizgisi ile mümkün olacaktır.
Buhârî, Rikak 42 VII, 193; Müslim, Zühd
5, III, 2273; Tirmizî, Zühd 46, IV, 590.
|