KADER İNANCI VE İNASANIN SORUMLULUĞU
İnsan, yer
yüzünde sözü dinlenen, istekleri yerine getirilen ve emirleri tutulan bir
halîfe olarak yaratılmıştır.
İnsan Allah'ın yer yüzünde en değerli yaratığıdır. Kainattaki bir çok şeyi onun
hizmetine sunmuştur. Nitekim Yüce Allah, insanlar için gökten su indirdiğini;
otlatıp yararlanacakları hayvanlar için mer’a bitkilerini ve onlar için de
ekinleri, zeytinleri, hurmaları, üzümleri ve çeşitli meyveleri, aynı su ile
sulayıp yetiştirdiğini; geceyi, gündüzü, güneşi, ayı, yıldızları, yer yüzünde
yarattığı çeşitli renk ve biçimlerdeki eşyayı, taze balık eti yemeleri ve
takınacakları süs eşyalarını çıkarmaları için denizleri, suları yararak yüzen
gemileri, yine onlara hizmet ettirdiğini Kur'ân-ı Kerim'de açıklamaktadır.
Yüce Allah,
insanları özel yeteneklerle donatarak üstün kılmış ona çok ikramda bulunmuştur:
وَلَقَدْ
كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُم فِيْ ًالْبَرّوَالْبَحْر وَرَزَقْنَاهُم
مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى
كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلا
“Andolsun,
biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en
güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın bir çoğundan
üstün kıldık” (İsrâ,
17/70)
anlamındaki âyet bu gerçeği ifade etmektedir.
Akıl, irade, vicdan, okuma, anlama gibi diğer varlıklardan ayrılan bir çok
niteliği ve özelliği sebebiyle hiçbir varlığın üstlenmediği “emâneti"
üstlenmiştir.
إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ
فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ
إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Şüphesiz biz
emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemedir,
ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir” (Ahzâb,
33/72)
Ayette
insanın üstlendiği "emanet", ibadetlerle mükellef olması anlamını taşır. İnsanın
yaratılış gayesi de Allah'a ibadet etmektir.
İnsan üstlendiği bu emanete riayet eder ve yaratılış gayesi olan kulluk görevini
yerine getirirse üstün mertebesini korur, üstlendiği sorumluluğun gereğini
yerine getiremezse Allah katındaki itibarını düşürmüş olur. Ayetin son cümlesi
bu hususa işaret etmektedir.
İnsanın
yükümlü olduğu sorumlulukları yerine getirip getirmeme konusu iradesine
bırakılmıştır. Çünkü o, Yaratıcı tarafından imtihana tabi tutulmaktadır.
وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلاَئِفَ الأَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ
دَرَجَاتٍ لِّيَبْلُوَكُم فِي مَا آتَاكُمْ
“O, sizi
yeryüzünde halifeler (oraya hakim kişiler) yapan, size verdiği nimetler
konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır.
Şüphesiz Rabbin,
cezası çabuk
olandır…” (En’am,
6/165).
İnsan hayatı ve ölümü ile imtihan halindedir.
İlâhî imtihana tabi olan insan,
kendi iradesinin dışında bazı olaylarla da karşılaşabilir. Bunların hepsi, kaza
ve kader kapsamındadır, yani hiçbirisi kendiliğinden oluşmamaktadır.
KADER
VE KAZA
Sözlükte ölçü, miktar, bir şeyi
belirli bir ölçüyle yapmak ve belirlemek anlamlarına gelen kader dini bir
kavram olarak; Allah’ın, ezelden ebede olacak şeylerin zamanını, yerini,
özelliklerini, niteliklerini ve nasıl olacaklarını ezeli ilmiyle önceden bilip
takdir etmesi demektir.
Sözlükte hüküm, emir, işi bitirme
ve yaratma gibi anlamlara gelen kazâ ise; Cenab-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle
takdir buyurduğu şeylerin sırası geldiğinde, onları, o takdire uygun bir
biçimde meydana getirmesini irade edip yaratması demektir.
Kaza ve kader,
Allah'ın âlemde koyduğu plan ve programıdır. Kader konusu, İslâm dininde iman
edilmesi farz olan esaslardan biridir. Farz oluşu kitap ve sünnet ile sabittir.
Kaza ve kadere îmana Hadîd sûresinin 22. âyet-i kerîmesi açıkça işaret
etmektedir:
ما اصاب من مصيبة في الارض و
لا في انفسكم الا في كتاب من قبل ان نبراها ان ذالك على الله يسير* لكيلا تاسوا على
مافاتكم و لا تفرحوا بما اتاكم
"Ne yerde ne
de kendi canlarınızda meydana gelen hiç bir musîbet yoktur ki biz onu yaratmadan
önce bir kitapta yazılmış (ezelî bilgimizde tespit edilmiş) olmasın. Şüphesiz
bu, Allah'a göre kolaydır. Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size
verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık)…"
Vahiy meleği Cebrail (a.s.),insan suretinde
gelmiş ve Peygamberimize,
فاخبرني عن الايمان
"Bana îmânın ne olduğunu bildir" diye sormuş,
Peygamberimiz (a.s.) da;
ان تؤمن
بالله وملاءكته و كتبه و رسله و اليوم الاخر و تؤمن بالقدر خيره و شره
الايمان
"Allah'a,
meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe îmân etmendir, yine
kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir" diye cevap vermiştir.
Kaza ve kadere
iman, Allah’a iman etmenin bir gereğidir. Bu bakımdan, Allah’a ve sıfatlarına
iman eden bir insan, kaza
ve kadere
de iman eder.
Kaza
ve kader’e
iman etmek; sevap ve günah, iyi ve kötü, acı ve tatlı, canlı ve cansız, faydalı
ve faydasız, kısacası hayır ve şer, her ne varsa, bunların hepsi, Yüce Allah’ın
bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla olduğuna ve ondan başka yaratıcı bulunmadığına
inanmak demektir.
Kaza
ve
kader,
Allah’ın
ilim, irade, kudret
ve tekvîn
sıfatlarıyla irtibatlı oldukları için, söz konusu dört sıfatın ne anlama
geldiklerini bilmemiz gerekmektedir.
Sözlük
anlamıyla bilme, şuurda belirme, sağlam ve kesin bir biçimde gerçeği görme
anlamına gelen ilim;
gerçeğe uygun
olan kesin bilgi, akıl ve duyuların alanına giren şeyleri tanınmak demektir.
Allah’ın sübutî sıfatlarından birisi olan ilim, Yüce Allah’ın olmuşu, olanı,
olacağı, gizliyi, açığı, kısaca her şeyi bütün özellik ve nitelikleriyle bilmesi
demektir.
Allah’ın sınırsız ilmi vardır.
* O, gizli ve âşikâr her şeyi bilir.
رَبَّنَا إِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفِي وَمَا نُعْلِنُ وَمَا يَخْفَى عَلَى اللّهِ
مِن شَيْءٍ فَي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء
“Rabbimiz! Sen bizim içimizde gizlediğimizi ve açığa
vurduğumuzu hep bilirsin. Ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz”
(İbrâhîm 14/38).
فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَىوَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ
“Sözü açık
söylesen de gizli söylesen de muhakkak O, gizliyi de ondan daha gizli olanı da
bilir” (Tâ-hâ 20/7).
أَوَلاَ يَعْلَمُونَ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
“Bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini ve
açığa vurduklarını biliyor” (Bakara
2/77).
إِن تُخْفُواْ مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّهُ
“... Biliniz ki Allah içinizden geçeni bilir...” (Al-i
İmrân 3/29).
* Gaybı bilir.
الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍالاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ
فِي
وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي
ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
"Gaybın (görünmez bilginin) anahtarları O’nun
yanındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı,
yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu –ki bunlar apaçık Kitap’tadır-
ancak O bilir” (En’âm
6/59).
*Rahimlerde olanı bilir.
اللّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنثَى وَمَا تَغِيضُ الأَرْحَام وَمَا
تَزْدَادُ
“Allah her dişinin neyi yüklendiğini ve rahimlerin
neyi eksiltip artırdığını bilir...” (Râd
13/8).
*Yerde ve gökte olan her şeyi bilir.
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ
السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا
“...Yere
gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir...”(Hadîd
57/4).
أَلَا
يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
“Yaratan bilmez mi? O latiftir, haber alandır” (Mülk
67/14).
Kur'ân'da pek çok âyette Allah'ın ilminden söz
edilmektedir. Allah kâinatta olan her şeyi bildiği gibi insanın ne düşündüğünü,
ne yapacağını ve nasıl hareket edeceğini önceden bilir. Kaza ve kaderi Allah'ın
bu engin ilmine göre değerlendirmemiz gerekmektedir.
İRADE
Sözlükte istek, arzu, emir ve güç
gibi manalara gelen irade; bir şeyi yapma veya yapmama gücüne sahip olan
hayat sahibinin bu iki şıktan birini kendi isteğiyle seçmesi, ya da düşüncenin
ortaya koyduğu bir gayeye doğru yönelmesi demektir. Bu tarif, Allah’ın ve
kulun iradesini kapsamaktadır. Cenab-ı Hakk’ın iradesine “küllî irade”, kulun
iradesine ise “cüz’î irade” denir.
İnsanın iradesi,
akıl, bilgi, inanç ve düşünce kabiliyetine göre şekillenir.
Allah’ın sübutî sıfatlarından
biri iradedir. Allah'ın iradesi; O'nun dilediğini, dilediği anda
ve dilediği şekilde yapması demektir.
*Allah dilediğini yaratır.
اللّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاء
“Allah
dilediğini yaratır” (Al-i
İmran, 3/47).
Peygamberimiz (a.s.), “Allah’ın dilediği olur,
dilemediği olmaz” buyurmuştur.
وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ
“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin
vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz…” (İnsan,76/30).
Gerek insanların bir şeyi yapıp
yapamamaları, gerekse kâinatta olup bitecek her şey, Allah’ın izni ve iradesine
bağlıdır. Kâinatta bulunan veya yaratılacak olan her şey, Allah’ın izni,
dilemesi, istemesi, takdiri ve yaratması ile olur. Allah, izin vermeden hiçbir
şey vücut bulamaz (Nisâ,
4/64. Enfâl, 8/66).
* Dilediğini yapar.
ان الله فعال لما يريد "Şüphesiz Allah
dilediğini yapandır" (Hûd,
11/107).
* Kullarına zulmetmek istemez.
و ما الله يريد ظلما للعباد
"Allah kullarına zulmetmek
istemez" (Mümin, 40/31).
* Dilediği gibi hükmeder.
ان الله يحكم ما يريد
"Şüphesiz Allah dilediği hükmü
verir" (Mâide, 5/1).
Allah'ın dilediği olur,
dilemediği olmaz.
انما امره اذا اراد شيئا ان
يقول له كن فيكون
"Allah, bir şeyin olmasını
dilediği zaman ona ol der o da olur"
(Yasin, 36/82).
Kâinatta olup biten her şeş Allah'ın izni ve iradesi
ele olur. O, izin vermeden hiçbir şey olmaz. Sözgelimi O izin vermeden; bitkiler
bitemez, ağaçlar meyve veremez, kâinatın düzeni devam edemez, kimse
şefaat edemez, kimse zafer kazanamaz, Peygamber mucize gösteremez, kimse kimseye
zarar veremez, kimseye sihir-büyü etki edemez, kimse hidayete eremez, hatta
kimse ölemez.
Dolayısıyla meydana gelen her şey, ancak
Allah'ın izni ve iradesi ile olur.
İnsanların mü’min veya kâfir olması; her hangi
birisinin malına, canına, evladına, maddî veya manevî, sözlü veya fiili, hoşuna
gidecek veya gitmeyecek, iyi ya da kötü bir şeyin meydana gelmesi; acı bir olay,
belâ, felâket ve musîbetle karşılaşılması gibi gelişmelerin hepsi ancak Allah'ın
izni ve iradesi ile meydana gelir.
الا باذن الله
مااصاب من مصئبة
“Allah’ın
izni olmaksızın hiçbir musibet başınıza gelmez”
(Teğâbün,64/11).
Çünkü Yüce Allah, mutlak irade ve sonsuz kudret sahibidir. İnsan ise, Allah’ın
denemek için ona verdiği cüzî bir iradeye, sınırlı bir güç ve hürriyete
sahiptir. Bu sınırlı gücü, iradesi ve bilgisi ile onun, her şeyde dilediği gibi
tasarruf etme hak ve yetkisi vermediği gibi, kendisi de bu işlere yetmez. Bu
bakımdan insan, ancak Allah’ın ona verdiği bu sınırlı ve sorumlu imkanları,
dilediği yönde kullanabilir. Örnek olarak Allah’a iman edebileceği gibi, inkâr
da edebilir. İyi işler peşinde olabileceği gibi, kötü işler de yapabilir. Yüce
Allah bu konuda ona mani olmaz, izin verir.
ِرَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ
الْحَقُّ مِن
وَقُل
“Deki: ‘Hak Rabbinizdendir. Artık Bu gerçek, dileyen
iman etsin, dileyen inkar etsin”
(Kehf, 18/29)
anlamındaki âyet buna işaret etmektedir. Onun için iman veya
inkâr, itaat veya isyan, iyi veya kötü insan bütün yaptıklarından sorumludur.
İnsan kâsip,
yani bir işi isteyen, kazanan Allah ise haliktır, o şeyi yaratan var edendir.
Buna göre insan, hayır veya şer, neyi isterse, Allâh, onu yaratır. İnsanın işte
bu isteği, sorumluluğunun esasını oluşturur. Bunun sonucu olarak insanın yaptığı
iyilikler kendi yararına, kötülükler de yine kendi zararına olur. Allah,
kullarının hakkını asla zayi etmez. Kimseyi yapmadığı veya irade etmediği
işlerden, sorumlu tutmaz, cezalandırmaz.
من عمل صالحا فلنفسه و من اساء فعليها و ما ربك بظلام للعبيد
“Kim
iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de bir kötülük yaparsa kendi
aleyhinedir. Rabbin kullara (zerre kadar) zulmedici değildir”
(Fussilet, 41/46)
anlamındaki âyet insanın fiillerinde özgür
olduğunu, iyi veya kötü yaptıklarının kendi leh veya aleyhine olduğunu ifade
etmektedir..
KUDRET
Allah’ın kâdir ismi,
Kur’ân’da ölçen, biçen, biçim veren, takdir eden, programlayan anlamlarına
gelir.
فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ
“Ölçtük, biçtik. Ne güzel biçim
vereniz biz” (Mürselât 77/23)
anlamındaki ayet buna örnektir. Gökleri, yerleri, nehirleri, dağları, geceyi,
gündüzü, ayı, güneşi,
kısaca bütün varlıkları düzene koyan, görevlerini
programlayan Allah’tır.
وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا
“...(O,) her şeyi yaratmış, ona
düzen vermiş, mukadderatını (yeteneklerini, özelliklerini, görevlerini) tayin
etmiştir” (Furkân 25/2).
Allah'ın her işi bir ölçüye ve
plana göredir.
TEKVİN
Allah’ın zatı ile kaim, ezelî ve
subutî bir sıfat olan tekvin, icat etmek, etki etmek, yaratmak, var etmek
anlamlarına gelir. Allah'ın bu niteliği Kur'ân'da başta "hâlik, fâtır, fâlik,
cîl" olmak üzere bir çok kavram ile ifade edilmiştir. Maddi ve manevi her şeyin
yaratıcısı Allah'tır. الله خالق كل شيئ
"Allah her şeyin yaratıcısıdır"
(Zümer, 39/62).
Allah'tan başka yaratıcı yoktur
(Fâtır, 35/3).
TEVEKKÜL
Sözlükte dayanma, güvenme, vekil
tutma anlamlarına gelen tevekkül; gerekli çalışmaları yapıp sebeplerini bir
araya getirdikten sonra, istenilen sonucun alınması hususunda Allah’a güvenmek,
teslim olmak ve sonucu O’na havale etmek demektir.
Yüce Allah,
وعلىالله فليتوكل المتوكلون
“Müminler,
yalnız Allah’a tevekkel etsinler”
(Mâide, 5/11.
Tevbe, 9/51)
anlamındaki
âyet ile kendisine tevekkül edilmesinin emretmekte ve peygamberler
ve gerçek müminlerin
Allah’a tevekkül ettiklerini Kur'ân'da bildirmektedir.
Allah’a tevekkül;
Allah’ın yardımını isteme, O’nun adaletine, kimsenin hakkını ve emeğini zayi
etmeyeceğine, salih amellerin sevabını vereceğine, duaları kabul edeceğine
inanma ve güvenme demektir. Allah’a tevekkül etmenin şartı, yapmak istediği iş
için gerekli kurallara uyarak çalışmak, sonucu da Allah’a havale etmektir.
İnsan, öncelikle yapacağı bir işin kurallarını araştırıp öğrendikten sonra, emek
verecek, sabırlı olacak ve kendisini başarılı kılmasını da Allah’tan
isteyecektir. Çünkü, başarıya ulaştırmak, Allah’a aittir. İşte “Allah’a
tevekkül” etmenin gerçek anlamı budur. Bu husus, Kur’ân’da şöyle
açıklanmaktadır:
و الذين امنوا و عملوا الصالحات لنبوئنهم
من الجنة غرفا تجري من تحتها الا نهار خا لد ين فيها نعم اجر العاملين الذين صبروا
و على ربهم يتوكلون
“İman edip salih amel işleyenler
var ya, onları içinde ırmaklar akan ve içinde ebedi kalacakları cennet
köşklerine yerleştireceğiz. Çalışanların mükafatı ne güzeldir. Onlar ki
sabrederler ve Rablerine tevekkül ederler” (Ankebût,
29/58-59).
Buna göre, işin kurallarına
uyarak çalışma, sabır ve tevekkül birlikte olacaktır. Bunları yapmadan işleri
Allah’a havale etmek doğru olmadığı gibi, Allah’ı unutmak ve O’ndan yardım
istememek de doğru değildir. Çünkü Allah’ın izni ve yardımı olmadan başarılı
olmak mümkün değildir. Bir çiftçi, toprağı sürecek, işleyecek, zamanında ve
kurallarına uygun olarak tohumu ekecek, sulayacak, gübreleyecek, koruyacak ve
harcadığı emeklerin zayi olmayacağına inanacak, sonra da bereketli bir ürün
vermesini Allah’tan isteyecektir. İşte Allah’a tevekkül etmek budur.
حَسْبهُُ
وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ
“Allah’a tevekkül edene Allah
yeter” (Talak, 65/3).
ECEL
Sözlükte vakit, belirlenmiş bir
zaman veya bir müddetin sonu gibi anlamlara gelen ecel, terim olarak ise;
Allah tarafından her canlı için önceden takdir edilen hayat süresi ve bu sürenin
sonu olan ölüm vakti demektir.
Tek tek her canlının dünyada
yaşama süresi vardır. Bu süre sona erdi mi o canlı ölür:
إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاء لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
“Şüphesiz, Allah’ın belirlediği
vakit gelince ertelenmez. Keşke bilseydiniz” (Nûh,
71/4) anlamındaki âyet bunun delilidir.
Canlıların dünyada belirli bir
yaşama süresi olduğu gibi toplumların da belirli bir yaşama süresi vardır.
يَسْتَقْدِمُونَ
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ
فَإِذَا
جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ
“Her milletin bir eceli vardır.
Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilir, ne de öne geçebilir” (A’raf,
7/34).
Ayrıca güneş, ay, dünya ve bu
kainatın dahi, Allah tarafından belirlenmiş bir süresi vardır. Bu sürelerin ne
kadar olduğunu ve uzayıp uzamayacağını biz bilememekteyiz. Ömrün uzayacağı ile
ilgili bazı rivayetler var ise de bunların “ömrün bereketli kılınacağı”
şeklinde anlaşılmalıdır. İnsanların bir tek eceli vardır. Bu ecel hiç değişmez.
يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاء أَجَلُهَا
وَلَن
“Allah, eceli geldiğinde hiçbir
kimseyi asla ertelemez”(Münafikûn,
63/11) anlamındaki âyet bu gerçeği ifade
etmektedir.
Ecel,
kaza ve kader ile doğrudan ilgili olup Allah’ın ilim ve iradesine dayanır. Bu
bakımdan, bir kişinin sağlık kurallarına uyup uymayacağı, herhangi bir kaza, ya
da bir katilin eylemine maruz kalıp kalmayacağı ilâhi bilgi ve iradenin kapsamı
dahildir. Öyle ise insanların ecellerini yalnız Allah bilir. Sağlıklı bir hayat
sürmek için gerekli tedbirleri almak ise kulun görevidir.
RIZIK
Sözlükte
nasip, pay ve şans anlamına gelen
rızık;
maddî
ihtiyaç için gerekli olan ni’met, insanın yararlanabileceği her türlü mal ve
varlık diye de tarif edilmiştir. Allah’ın maddî ve manevî yönden insana
sayılamayacak kadar nimetler verdiği, bir ayette şöyle açıklanmaktadır:
تَعُدُّواْ نِعْمَةَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ اللّهَ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
وَإِن
“Allah’ın
nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız. Hakikaten Allah çok bağışlayan,
pek esirgeyendir” (Nahl,
16/18).
Bütün
canlılara rızkı veren Allah'tır:
و كاين من دابة لا تحمل رزقها
الله يرزقها و اياكم
"Nice
canlılar vardır ki rızıklarını taşımazlar. Onları da sizi de Allah
rızıklandırır…" (Ankebut,
29/60) anlamındaki âyet bunun delilidir.
Allah dilediğine hesapsız rızık
verir, dilediğine de az verir.
ا ن الله يرزق من يشاء بغير
حسا ب
"Şüphesiz Allah dilediğine
hesapsız derecede rızık verir"
(Al-i İmrân, 3/37).
ان ربك يبسط الرزق لمن يشاء
و يقد ر
"Şüphesiz Rabbin rızkı
dilediğine açar (çok verir) ve (dilediğine de) kısar (az verir)"
(İsrâ, 17/30).
و الله فضل بعضكم على بعض في
الرزق
"Allan, rızık konusunda kiminizi
kiminizden üstün kılmıştır…"
(Nahl, 16/71).
Allah rızkı, kâinatta potansiyel
olarak var etmiştir. Yağmur, yer altı suları, toprak, temiz hava, oksijen,
hayvanlar, bitkiler, madenler, sebze ve meyveler insanlar için bir nimet ve
rızıktır. Bunları elde etmek için insanın çalışması ve üretmesi gerekir. Ancak
sadece çalışmakla da insan servet edinip mal mülk sahibi olamaz. Allah'ın da
yardımı, izni ve takdiri olması gerekir. Rızık konusunda kaza ve kaderi böyle
anlamak gerekir. Yoksa rızkı veren Allah'tır deyip çalışmamak, İslâmî bir
anlayış değildir. Çalışıp çapalamadan aç ve susuz kalan insan bu halini kaza ve
kader ile izah edemez.
HİDÂYET
Sözlükte yol gösterme, doğru yola iletme ve gerçeğe ulaştırma anlamına gelen
hidâyet; Allâh’ın kitap ve peygamberleri vasıtasıyla insanlara doğru yolu
göstermesi ve onları bu yola ulaştırması demektir.
Hidayeti, Allah’ın peygamber ve
kitap göndermek suretiyle insana rızasının yolunu göstermesi ve isteyeni de ona
erdirmesidir. Yüce Allah,
شَيْءٍ عَلِيمٌ
وَمَن يُؤْمِن بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ وَاللَّهُ بِكُلِّ
“Kim Allah’a inanırsa, Allah onun
kalbini doğruya iletir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir” (Teğâbun,
64/11) buyurmuştur.
İnsanın doğru yolu bulup hidayete
ermesi için, kalbini imana açması, iradesini o yönde kullanması gerekir. Allah,
kulun iman etme isteğine engellemez ve onun küfre girmesine razı olmaz. İnsanı
imana zorlamadığı gibi, küfre de zorlamaz. İman veya inkarı, dalalet veya
hidayeti seçmeyi, insanın iradesine bırakmıştır.
DALÂLET
Sözlükte gizleme, kaybolma,
sapma, unutma ve doğru yolu bulamama gibi anlamlara gelen dalalet,
hidâyet kavramının zıddı olup bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan sapma
demektir. Dalâlet kavramı, bir çok ayette yer almaktadır. Bunlardan ikisi
şöyledir:
بِالْهُدَى
أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ
“İşte
onlar hidâyete karşılık dalâlet satın alanlardır” (Bakara,
2/16).
اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ
المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ
“Bize
doğru yolu göster, kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna;
gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil” (Fatiha,
1/6-7).
Dalâlet kelimesi, biri sapma
diğeri saptırma olmak üzere iki anlama gelmektedir. Kur’ân’da, Allah’a,
meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe inanmamak,
Allah’a şirk koşmak,
zulüm
gibi davranışlar sapma olarak ifâde edilmiştir. Kur’ân, saptırma işini, kişinin
kendi kendisini saptırması
ve Allah’ın kullarını saptırması olmak üzere iki şekilde vasıflandırmıştır.
و ما يضل به الا الفاسقين
“...(Verdiği misallerle)
Allah ancak fasıkları saptırır...” (Bakara,
2/26);
فمن يرد
الله ان يهديه يشرح صدره للاسلام و من ان يضله يجعل صدره ضيقا حرجا كانما يصعد في
السماء
“Allah kimi hidâyete erdirmek
isterse onun göğsünü İslâm’a açar ve her kimi de saptırmayı dilerse onun da
göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar…” (En’am,
6/125).
Allâh’ın insanları saptırması,
insanların fiillerini onların iradeleri doğrultusunda yaratması olarak
anlaşılmalıdır. Dolayısıyla insanların dalâletinde Allah’ın herhangi bir zorlama
ve baskısı yoktur. Çünkü Allâh, olmuş ve olacak her şeyi bilir. Hidâyet ve
dalâletten her biri kulların seçimiyle takdir edilip kazanılmış, ilâhî kazâ ve
kaderle de yaratılmıştır.
SONUÇ
Kader;
içinde yaşadığımız bu alem henüz yokken, zaman ve
mekandan münezzeh olan Yüce Allah’ın, ezelden ebede yaratmasını irade buyurduğu
her şeyi yoktan var etmesi, düzene koyması, bu düzeni koruması; yaratılan her
şeyin zamanını, yerini ve ölçülerini belirlemesi, biçimlendirmesi, tertip ve
takdir etmesi anlamında ilahî bir kanundur. O’nun ilmi, her şeyi kuşatır.
Zamanı, mekanı ve her şeyi, hem de istediği anda yaratma gücüne sahiptir.
Kudretine engel hiçbir şey yoktur.
Kader,
bilemediğimiz ve sayamadığımız her şeyi içine alan sırlarla dolu ilahî
tecellilerin bir unvanıdır. Allah’a ait olan bu sırlarla dolu tecellileri, zaman
ve mekanla sınırlı bilgi ve akıllarımızla anlayıp kavramamız, çözümlememiz,
elbette mümkün değildir. Çünkü biz, her şeyimizle “kader”in içindeyiz.
Bütün alemleri kuşatan, gözümüzün önünde, hatta kendi vücudumuzda işleyen kader’in
sırrını, Allah’a havale etmek gerekir. Biz, Kader’in Allah’a ait bir sır olan
tarafıyla değil, sadece kendi fiillerimizle ilgili olanına bakmalı ve onların
hayır veya şer mi olduğunu anlamaya çalışmalıyız.
Hayatı ve ölümü
yaratan, bilmediklerimiz bilen, görmediklerimizi gören, bütün sesleri ve duaları
işitip kabul eden O'dur.
O'nun kudretine
hiçbir şey ağır gelmez. O, yapamadıklarımızı yapar. Her canlıya en elverişli
organları ve rızkı verir.
Canlıların
varlıklarını sürdürmeleri için gereken ihtiyaçlarını düzenli bir biçimde
karşılayan;, bu dünyayı “kıyamet” denilen bir ölümle sona erdirecek olan,
insanları hesap için mahşerde toplayacak olacak olan, sonra onları iman veya
inkâr durumlarına göre cennet veya cehenneme koyacak olan O'dur.
Ebû Dâvûd, Edeb, 110.V, 316.
|