|
TESETTÜR VE HAYA
TESETTÜR
Gizlenmek, kapanmak gibi anlamlara gelen tesettür,
bir fıkıh terimi olarak erkek ve kadının dînen örtülmesi gereken yerlerini
örtmesi demektir.
Din ıstılahında vücudun açılması, gösterilmesi ve
bakılması yasaklanan yerlerine dînî “avret” adı verilir.
"Setr-i avret"
erkek ve kadının "avret" yerlerini örtmesi demektir. Bu ifade fıkıh dilinde
daha çok namaz esnasında belli uzuvların örtülmesi anlamında kullanılmaktadır.
Avret yerlerinin örtülmesi hem namaz kılma esnasında hem, namaz dışında
örtülmesi dînî bir görevdir.
Örtünme ile ilgili Kur'ân ve hadislerde Allah ve
peygamberin emir ve tavsiyeleri vardır: Konu ile ilgili Kur'ân'da şöyle
buyurulmaktadır:
وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ
يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ
زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى
جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ
آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء
بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي
أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ
التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ
الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء وَلَا يَضْرِبْنَ
بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى
اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“(Ey Peygamberim!) Mü’min kadınlara söyle, gözlerini
haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar
hariç, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine
kadar salsınlar. Zînetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut
kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut
erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız
kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları
kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların
mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler.
Gizledikleri ziynetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler,
hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!” (Nûr,
24/31) buyurulmaktadır.
Bu ayetle, mümin kadınların belli kişiler
dışındakilere zînetlerini göstermeleri açık bir dille yasaklanmış, başörtülerini
örtmeleri ve ziynetlerini açığa vuracak davranışlardan kaçınmaları
emredilmiştir.
Ahzâb suresinin 59. ayetinde ise,
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل
لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن
جَلَابِيبِهِنَّ ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin
kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların
tanınıp incitilmemelerine daha uygundur...” buyurulmuştur.
Bu ayetle de müslüman kadınların evlerinden çıkarken
üzerlerine vücut hatlarını belli etmeyecek dış elbise almaları ve ev kıyafetiyle
sokağa çıkmamaları emredilmiştir.
Hz. Peygamberin sünnetinde giyimde; sadelik, tabiilik
ve temizlik gibi hususların yanı sıra, örtünmenin dini boyutuna da vurgu
yapıldığı ve elbisenin, vücudun hatlarını belli etmemesinin ve içini
göstermemesinin yanında, cinsler arasındaki farklılık ve diğer din mensuplarına
benzememe gibi unsurlar ilke olarak belirlenmiştir.
Hz. Âişe örtünme ile ilgili ilk uygulamayı şöyle
nakletmektedir: "Allah ilk muhâcir kadınlara rahmet etsin onlar,
وَلْيَضْرِبْنَ
بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ
"Baş örtülerini yakalarının üzerine kadar
salsınlar..." (Nûr, 24/31)
ayeti indiğinde, etekliklerini kesip bunlardan örtü yaptılar".
Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: "Biz Âişe ile
birlikteydik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz.
Âişe şöyle dedi: Şüphesiz Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır.
Ancak ben, Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu
kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nûr
sûresindeki,
وَلْيَضْرِبْنَ
بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ
"..başörtülerini yakalarının üzerine kadar
salsınlar..." (Nûr, 24/31)
ayeti inince, onların eşleri bu ayetleri okuyarak eve döndüler. Hanımlarına,
kız, kız kardeş ve akrabalarına bu ayetleri okudular. Bu kadınlardan her biri
etek kumaşlarından, Allah'ın kitabını tasdik ve ona iman ederek başörtüsü
hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah
namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı."
Hz.
Âişe’den nakledildiğine göre, Peygamberimiz ince bir elbise giymiş olan baldızı
Esmâ’ya,
يا أسماء إن المرأة إذ بلغت
المحيض لم تصلح أن يري منها إلا هذا وهذا وأشار إلى وجهه وكفيه
"Ey
Esma! kadın ergenlik çağına ulaşınca – yüz ve ellerine işaret ederek- vücudunun
şurası ve şurası dışında kalan yerlerini göstermesi doğru olmaz"
buyurmuştur.
Erkek ve kadının namus ve iffetlerini koruması ve
kadının örtünmesi gerektiğinden söz eden ayet ve hadislerde, örtünme için belli
bir şekil şartı ve model önerilmediği görülmektedir. Ancak, ayetlerden
anlaşıldığı kadarıyla, kadın ve erkeğin, fitneye sebep olmayacak, karşı cinsi
tahrik etmeyecek ve ağır başlılığını koruyacak biçimde örtünmesi istenmektedir.
Nitekim,
وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى
“..Önceki cahiliyye dönemi kadınlarının açılıp
saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın…” (Ahzâb,
33/33) ayetiyle Hz. Peygamberin hanımlarının
şahsında bütün müslüman kadınlara bu yönde uyarıda bulunulmaktadır.
Yukarıda belirtilen ayetlerle, Hz. Aişe’nin
naklettiği hadis-i şerifler ve benzeri diğer hadislerden hareketle, İslam
âlimleri aralarında ayrıntı sayılabilecek bazı farklılıklar bulunmakla birlikte,
müslüman kadınların namaz kılarken ve namaz dışında vücudun el, yüz ve ayaklar
dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan yabancı erkekler
yanında açık bulundurmamaları gerektiği konusunda görüş birliği
içerisindedirler.
Şekil ve ayrıntı yönüyle mahallî ve kültürel bazı farklılıklar taşıyabilse de
temelde, örtünmenin dinin bir emri olduğu konusunda müslümanlar arasında bir
görüş ayrılığı bilinmemektedir. İslâmî hükümlerin iki temel kaynağı olan Kitap
ve Sünnet böyle anlaşılmış, sahâbe döneminden itibaren günümüze kadar da Hz.
Peygamber tarafından getirilen ölçü ve açıklamalar, asırlardır ana hatlarıyla
korunmuş, yaşatılmış ve örtünme dînî bir vecîbe olarak kabul edilmiştir.
Örtünmenin iffet ve hayayı korumak, tanınmayı ve
incinmemeyi sağlama gibi bazı hikmetleri bulunsa da örtünme vecîbesinin sırf
böyle bir gayeye bağlanması ve bu gayenin bulunmadığı veya başka yollarla elde
edildiği durumlarda örtünmenin gerekmeyeceği görüşü de doğru değildir.
İslam dininin örtünme emrinin; ferdin fıtrî yapısını
ve insanlar arasındaki ilişkilerde dengeyi gözetme ve insan haysiyetine yakışır
bir aile hayatı kurma gibi gayelere yönelik olduğu belirtilmektedir.
Örtünme emrinin uygulanması noktasında erkek ve kadın
arasında farklı hükümler getirilmekle birlikte, kadın ve erkekler için dinen
belirlenen ölçülere uyma konusunda, temel ilke olarak cinsler arasında bir ayrım
yapılmaması ve her iki cinse de aynı derecede sorumluluk yüklenmesi dikkat
çekmektedir. Nitekim,
قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ
يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ
“Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan
sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir…” (Nûr,
24/30) ifadeleriyle erkeklere uyarıda
bulunulurken, diğer taraftan,
وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ
يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ
زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا
“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan
sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesnâ,
zînet (yer)lerini göstermesinler..”(Nûr,
24/31) uyarısıyla da kadınların aynı ölçüde
titizlik göstermeleri emredilmektedir.
Örtünmede erkekle kadının farklı ölçü ve hükümlere
tabi olması ise iki ayrı cinsin yaratılış özellikleri gözetilerek yapılmış bir
ayrımdır.
Örtünmenin dini boyutuna ışık tutan ayet ve hadisler
ile İslam bilginlerinin yaklaşımlarının yanı sıra, sosyolojik bir vakıa olarak
da örtünme köklü bir geçmişe sahiptir. Tarihi süreç içerisinde bazı uçta kalmış
yönelişler bir tarafa bırakılırsa, çıplaklığın her dönemde toplumsal vicdan ve
sağduyu tarafından tasvip edilmediği rahatlıkla söylenebilir.
Erkeklerin namazda ve namaz dışında örtülmesi gereken
yerleri İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre, göbek ile diz kapağı arasında
kalan bölgedir.
Kadınların kadınlara ve aralarında devamlı evlenme
engeli bulunan erkek akrabasına (mahrem) karşı avret yeri, Hanefî ve Şâfiî
bilginlere göre erkeğin erkeğe karşı avret yeri gibidir.
Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde ağırlıklı olan görüş,
kadının, oğlu, kardeşi ve babası gibi mahremi olan erkekler yanında el,
yüz, kol, baş, boyun, ayak ve baldır hariç bütün vücudunun avret olduğu ve
örtülmesinin gerektiği yönündedir.
Kadının yabancı erkekler (mahremi olmayan,
birbirleriyle evlenmeleri caiz olan erkekler) karşısında avret yeri yüzü, el ve
ayakları hariç bütün vücududur. Bu görüş Hanefîlere aittir. Diğer mezhepler,
kadının ayaklarının da bu kapsamda olduğu kanaatindedirler.
Görüldüğü üzere sonucu etkilemeyecek detay
farklılıkları bir yana bırakılacak olursa İslam bilginlerin müslüman hanımları
ve müslüman erkeklerin namaz içinde ve namaz dışında avret yerlerini örtmeleri
gerektiği konusunda ittifak etmişlerdir.
HAYA
Sözlükte, “utanma, çekinme, âr, namus, Allah
korkusuyla günahtan kaçınma gibi anlamlara gelen
haya kelimesi, bir ahlak terimi olarak, nefsin çirkin davranışlardan
rahatsız olup onları terk etmesi,
“kötü bir işin yapılmasından veya iyi bir işin terk edilmesinden dolayı kişinin
yüzünü kızartan sıkıntı hali
gibi farklı şekillerde tanımlanmaktadır.
Türkçe’de hayâ, insanı her türlü çirkinlikten
uzak durmaya yönelten duygu ve bunu yansıtan tutumu ifade etmektedir. Arapça’da,
“yerme”, “kınama” ve “onur kırıcı tutum ve davranış” anlamlarına gelen “âr”
kelimesi de Türkçe’deki ağırlıklı olarak “hayâ” ile eş anlamlı olarak
kullanılır.
Kınalızâde Ali Efendi haya hakkında şu tanım ve
değerlendirmeyi yapmaktadır: “Hayâ; utanma, hicap, ar anlamlarına gelir.
Edebe aykırı olan olaylar meydana gelince kalbin duyarlılık kazanması ve ıstırap
duymasıdır. Bu halin belirtisi derhal hayâ sahibi kişinin üzerinde görülür.
Çünkü, bu çirkin olaydan dolayı, hayâ faziletine bürünmüş kişinin benliği bundan
etkilenir. Hayâ, kişiye fazilet yollarını, maddeten ve mânen ilerleme
yollarını gösterir. Edep ve hayâdan mahrum olan insan, her türlü iğrenç işe
girişir. Yaptığı çirkin işlerden üzüntü duymayan insanı, ahlâk ve fazilet
yollarına sevk etmek zordur. Toplumun gelişmesi, utanma duygusunun canlı bir
şekilde aralarında yaygınlaşmasıyla yakından ilgilidir.”
İslâm ahlâk bilginleri, kelimenin çeşitli
kullanımlarını da dikkate alarak hayayı çeşitli kategorilere ayırmışlardır.
Mâverdî, hayâyı,
a) Allah’a karşı hayâ,
b) insanlara karşı hayâ
c) kişinin kendine karşı hayâsı olmak üzere üç kısma
ayırmakta ve bunları şöyle açıklamaktadır:
Allah’a karşı hayâ,
O’nun emir ve yasaklarına uymakla, insanlara karşı hayâ, onlara
eziyet etmemek ve yanlarında çirkin işler yapmaktan ve çirkin sözler söylemekten
kaçınmakla olur. Kişinin kendine karşı hayâsı ise, edepli olması
demektir.
Mâverdî’nin haya konusundaki bu yaklaşımı genellikle
“utanma duygusu” olarak algılanan haya kavramından oldukça farklı ve anlamlıdır.
Ahmet Rifat ise hayâyı, fıtrî hayâ ve dinî hayâ olmak
üzere iki kısımda ele almaktadır. Kişinin, edep yerlerini insanların önünde
açmaktan kaçınması, fıtrî hayânın, halkın ve Hakk’ın huzurunda
edepli davranmak da dînî hayânın bir ürünüdür.
Kur’an’da üç ayette haya kelimesinin türevleri
geçmektedir. Kasas sûresinde, Hz. Şuayb’ın kızlarından birinin Hz. Musa ile
utanarak konuştuğu,
Ahzâb sûresinde de bazı Müslümanların Hz. Peygamberi uygun olmayan zamanlarda
rahatsız ettikleri, fakat Peygamberimizin, hayasından dolayı bu rahatsızlığı
açığa vurmadığı, ancak Allah’ın gerçeği bildirmekten haya etmeyeceği
belirtilmektedir.
Başka bir ayette ise, müşriklerin Kur’an’da arı,
karınca, sinek gibi küçük varlıkların örneklendirilmesinin fesâhatla
bağdaşmayacağı yönündeki iddialarına karşı,
إِنَّ اللَّهَ لاَ
يَسْتَحْيِي أَن يَضْرِبَ مَثَلاً مَّا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا
“Şüphesiz Allah bir sivrisineği, ondan daha da ötesi
bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez…”
ayetiyle cevap verilmektedir.
Bu ayetlere bakılırsa, Kur’an’da haya kavramının;
iffet ve terbiye gereği utanma ve sıkılma gibi anlamlarının yanı sıra çekinme
anlamında da kullanıldığı görülmektedir.
Hadis kaynaklarında da haya konusu detaylı bir
şekilde ele alınmış, hayanın imanla ilişkisi ve hayanın kişiye sağladığı hayır
ve iyilikler yanında, Hz. Peygamberin hayasından söz edilmektedir.
Hayanın daha iyi anlaşılabilmesi için farklı
yönleriyle konuyu incelemek daha faydalı olacaktır:
Haya ve İman
Hz. Peygamber (a.s.), haya ile iman arasında önemli
bir ilişki bulunduğuna dikkat çekmekte ve hayayı imanın bir şubesi olarak
nitelendirmektedir.
الإيمان بضع وسبعون أو بضع
وستون شعبة فأفضلها قول لا إله إلا الله وأدناها إماطة الأذى عن الطريق والحياء
شعبة من الإيمان
“İman yetmiş/altmış küsur şubedir. En üst derecesi
"lâ ilâhe illallah" demek, en alt derecesi de geçenlere zarar verecek şeyleri
yoldan gidermektir. Hayâ da imandan bir şubedir”
hadisi bu ilişkinin anlamlı bir ifadesidir.
Kişinin Müslüman olabilmesi için, dinen inanılması
zorunlu olan hususlara yürekten inanması (tasdîk); yaşadığı toplumda müslüman
olduğunun bilinmesi için imanını diliyle de ifade etmesi (ikrâr) gerekir.
Amel, imanın bir parçası değildir.Buna göre, hayası
olmayan kişinin müslüman olmadığını iddia etmek doğur değildir. Bununla
birlikte, bu kişinin "olgun bir mümin" olduğunu söylemek de zordur. Bu
konuya açıklık getiren İbnü’l-Esîr şöyle söyler:
“Yaratılıştan gelen bir duygu olduğu halde hayâ bu
hadiste, sonradan kazanılan imandan bir parça olarak belirtilmiştir. Çünkü
hayâlı kişi, bu sayede günahlardan uzaklaşır. İşte bu açıdan hayâ, kişi ile
günahları arasına giren ve onu günah işlemekten alıkoyan imanın fonksiyonunu
yerine getirmiş olmaktadır. Hadiste, hayânın imandan bir parça olduğu ifade
edilmiştir; çünkü iman, sonuçta Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından
kaçınmak şeklinde dışa yansır. İşte, günahlardan kaçınmak haya sayesinde
gerçekleşince, hayâ imanın bir cüz’ü gibi olmuş olur.”
Fazla hayalı davranmaması konusunda kardeşine öğüt
veren Ensar’dan bir adama Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
دعه فإن الحياء من الإيمان
“Bırak onu. Çünkü haya imandandır.”
Hayanın imanla olan ilişkisine dikkat çeken bu
hadislerin yanı sıra, haya İslam dininde en önde gelen ahlâkî vasıflardan biri
olarak telakki edilmiş ve Hz. Peygamber,
لكل دين خلق وخلق
الإسلام الحياء
“Her dinin bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı da
hayâdır”
buyurmuşlardır.
Haya ve Eylem
İnsan; sağ duyusu, inancı ve hayâ duygusu ile nefis
ve şeytanın kötü telkinleri arasında mücadele halindedir. Allah inancı sağlam ve
hayâ duygusunu yitirmeyen insan, iyilik ve güzelliklere yönelir, kötülük ve
haramlardan uzak durur. Allah inancı zayıf, hayâ duygusu zedelenmiş, nefsine ve
şeytana yenik düşmüş insan ise kötülük ve haramları kolayca işleyebilir. Bu tür
insanlardan bazısı Allah’tan da insanlardan da çekinmez ve kötülükleri ve günah
fiilleri açıkça işleyebilir.
Hz. Peygamberin,
إن مما أدرك الناس من
كلام النبوة الأولى إذا لم تستح فاصنع ما شئت
“utanmadıktan sonra dilediğini yap sözü, insanların
ilk peygamberden itibaren işittiği sözlerdendir”[32]
buyruğu, haya duygusunu yitirmiş kişilerin kötülükleri kolayca yapabileceğine
işaret etmenin yanı sıra, edep ve hayanın ilâhî dinlerin ortak kabullerinden
biri olduğunu göstermektedir.
Haya bu yönüyle, kişi ve toplum üzerinde bir süzgeç
ve kontrol mekanizması mahiyetindedir. Bu bağlamda hayanın, “Toplumun Manevî
Savunma Sistemi” olarak değerlendirilmesi anlamlıdır. Hz. Peygamberin,
الحياء لا يأتي إلا
بخير
“Haya ancak hayır getirir”[33],
الحياء خير كله
“Hayanın hepsi hayırdır”[34]
buyurması ise hayanın iyilik ve hayra sevk etmenin yanı sıra, başlı başına bir
hayır olduğunu göstermektedir.
Allah’tan Hayâ Etmek
Haya ile iman, haya ile eylem arasında var olan
ilişkiler, temelde insanın Allah’tan hayâ etmesi gerektiği noktasında
birleşmektedir. Hayâ duygusunun esası, kısaca Allah’tan hayâ etmektir denebilir.
Allah’tan hayâ etmek, O’nun emirlerine karşı gelmekten, yasaklarına uymamaktan
kaçınmak şeklinde dışa yansır. Bu yansımanın temelinde, kulun; Allah’ın
istemediği bir iş ve hal üzere bulunmaktan uzak durması vardır. Bu da kişinin
kendini kontrol etmesi, davranışlarını değerlendirmeye tabi tutması ve
وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
“..Nerede olsanız, o sizinle beraberdir. Allah, bütün
yaptıklarınızı hakkıyla görendir” (Hadîd,
57/4) ayetini iyi özümsemesi ile mümkün
olabilir. Erişilen bu şuur ve bilinç halini Hz. Peygamber (s.a.s.) “ihsan” diye
nitelemektedir.
İbn Mesud’un rivayetine göre, Hz. Peygamber,
استحيوا من الله حق
الحياء
“Allah Teâla’dan gerektiği gibi hayâ ediniz”
buyurmuş, kendisine, “Ya Rasûlallah! Allah’tan gereği gibi ne şekilde hayâ
edebiliriz?” sorusu yöneltilmişti. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü; başını ve
başında yer alan organları, karnını ve karna bağlı organı koruyan, dünya
hayatının süsüne kendini kaptırmayan, ölümü ve çürüyüp yok olmayı unutmayan
kimsenin Allah Teâla’dan gereği gibi haya etmiş olacağını haber vermiştir.
Başın korunması, düşünce gücünün iyiye kullanılmasıdır. Baştaki organların
korunması ise, dinen yasaklanan şeylere bakmamak, kötü sözlere kulak vermemek,
haram yememek ve yalan söylememekle gerçekleşir. Karnın korunması ise haramla
beslenmekten sakınmakla olur.
Hayâ duygusunun esasını oluşturması sebebi ile
Allah’tan hayâ etmek konusu İslâm ahlâkı eserlerinde de geniş yer tutmaktadır.
Şeyh Sâdî’nin “Yusuf ile Zeliha” adlı hikayesinde; Yusuf’u kandırmak için ona
dil döken, bu arada, tapındığı put, niyetlendiği çirkin işi görmesin diye onun
üzerini örten Zeliha’ya, Yusuf şöyle seslenir: “Vazgeç, benden kötülük bekleme.
Sen bir taştan bile utanırken, ben nasıl olur da Allah’tan utanmam?”
Ediplerden biri şöyle söylemiştir: “açıkta işlemekten
çekindiği işi yalnızken yapan adam, kendi şahsını değersiz saymış demektir.”[38]
Hz. Peygamber ve Haya
Allah’ın insanlara gönderdiği vahyi tebliğ etme ve bu
çerçevede Allah’a kulluk görevlerini yaparak öğretme görevi olan Hz. Peygamber,
لَقَدْ
كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَة حَسَنَةٌ
ٌ
“Şüphesiz Peygamber’de size güzel bir örnek vardır..”
(Ahzâb, 33/21) âyeti çerçevesinde, insanlar
arası ilişkilerde de uyulması gereken bir örnektir. Hz. Peygamber, görevleri
arasında insan ilişkilerinin temiz ve ahlâkî bir temele oturtulmasının da
bulunduğunu şu hadisi ile ifade etmektedir:
بعثت لأتمم حسن
الأخلاق
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.”[39]
Üstün bir haya duygusu taşıdığı,
evinde edebiyle oturan genç bir kızdan daha hayâlı olduğu bildirilen
Peygamberimiz, aynı fazilete sahip olmasından dolayı Hz. Osman’a özel bir değer
vermiş; kendisini ziyarete gelen Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i rahat bir
vaziyette karşıladığı halde Hz. Osman geldiğinde hemen toparlanmış; bunun sebebi
sorulduğunda ise ألا
استحي ممن يستحي منه
الملائكة
“Meleklerin bile haya ettiği kişiden haya
etmeyeyim mi?”
diyerek cevap vermiştir.
Hayayı Doğru anlamak
Hayanın kavram ve kapsam
olarak iyi anlaşılması gerekir. Aksi takdirde bütünüyle hayır kabul edilen bir
meziyetin bazı hakların zayi olmasına, toplum bilincinin zayıflamasına, sosyal
hayattan kopmaya hatta psikolojik açıdan sıkıntıya düşmeye sebep olabilir.
Haya duygusu, gerçeği
söylemekten, bir alacağını istemekten, dînî ve ahlâkî konularda insanları
bilgilendirmekten (emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker), ilim öğrenmekten,
meşrû olduğu sürece beğenilmeyen bir iş de olsa çalışmaktan kişiyi
alıkoymamalıdır. Dinimizin teşvik ettiği haya duygusu ile, belirtilen hallerin
bir bağlantısı yoktur. Bunlar, hayanın değil; pısırıklık, çekingenlik, tembellik
ve ihmalin bir göstergesidir. Hayanın bunlara dînî gerekçe yapılması ise daha da
üzücüdür.
Hz.
Peygamberin müslüman hanımların sorduğu özel sorulara usulüne uygun şekilde
cevap verdiği,
çoğu zaman da bu bilgileri Hz. Aişe aracılığı ile aktardığı bilinen bir
husustur. Hz. Âişe’nin, dinî bilgileri öğrenme hususunda utangaçlık göstermeyen
Ensar kadınları hakkında söylediği övgü dolu sözler de bu gerçeğin başka bir
ifadesidir.
SONUÇ
Örtünme ve haya duygusu, insanın yaratılıştan sahip
olduğu iki olgudur, yani fıtrîdir. Bazı istisnalar bir tarafa bırakılırsa, en
ilkel toplumların bile bir şekilde örtünme ihtiyacı hissettikleri ve
kendilerince haya duygusuna sahip oldukları bilinmektedir. Bu itibarla, farklı
kültür ve milletlerde çeşitlilik arz etse de temelde, örtünme ve haya duygusunun
insanlığın ortak değerlerinden olduğu ifade edilebilir.
Haya
duygusu, kişilik za’fı değil, aksine erdemlilik ve fıtratın bir gereğidir.
Ayrıca, kişinin davranışlarına yön vermede ve kişiliğini ortaya koymada adeta
bir mihenk taşıdır. İnsanın yaratılıştan sahip olduğu bu duygunun, gelişmesinde
ve davranışlara yansımasında dinin önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamberin konu
ile ilgili hadisleri, hayanın imanla ilişkisine dikkat çekmenin yanı sıra, onun
bütünüyle hayır olduğuna vurgu yapmakta ve hayanın ilâhî dinlerin ortak
kabullerinden biri olduğuna işaret etmektedir.
Dînî
haya, iman ile kazanılan bir erdemdir.
Mümin, Yüce Allah’ın kişinin bütün fiillerini yakînen bildiğine, âhirette
bunlardan hesaba çekileceğine ve sonuç olarak da bunların karşılığına göre
cennet veya cehenneme gideceğine inanır. Bu inancı onun kötülüklerden
uzaklaşmasında büyük bir rol oynar ki, bu da dînî hayânın bir sonucudur.
Genellikle
utanma, sıkılma ve çekinme olarak algılanan haya, İslam bilginlerince
benimsenen, Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı davranmaktan sakınmak anlamıyla
daha geniş bir anlam kazanmıştır. Bu yönüyle haya, birey vicdanına bağlı ahlâkî
bir özellik olarak kalmaktan öte, toplumsal huzur ve barışa da önemli katkıları
olan bir haslettir.
|