NİMETLERE ŞÜKRETMEK
"Şükür";
iyilik edenin ve nimet verenin kadrini ve kıymetini bilip bunu insanlara
göstermek, iyilik ve ihsanda bulunanı övmek anlamlarına gelir.
Dini bir terim olarak şükür, Allah’ın kullarına
verdiği nimetlerin etkisinin onların dilinde övgü olarak, kalbinde sevgi olarak,
organlarında da itaat etme/boyun eğme olarak ortaya çıkmasıdır.
“Hamd” ve “medh” kelimeleri, “şükür” kelimesinin eş
anlamlısı olup her üçü de esas itibarı ile övme ve yüceltme anlamını ifade
ederler. Hamd ve şükür kelimeleri birbirinin yerine kullanılır. Ancak aralarında
az da olsa anlam farkı vardır.
Hamd, isteyerek
yapılan bir iyiliğe karşı, iyilik yapana teşekkür ve övgüdür. Şükür ise,
yapılan iyiliğe karşı söz veya fiil ile yerine getirilen bir övgüdür. Buna göre
hamd, yalnızca dille yapılır, şükür ise hem dille hem de hareketle yerine
getirilir. Bu itibarla hamd genel olarak şükürden daha kapsamlıdır.
Hamd, nimete
kavuşmanın veya gelecekte kavuşulacak olan bir nimetin sevincini, huzurunu
duyup, nimet sahibine övgüde bulunmaktır. Şükür ise, ulaştığı/elde ettiği
nimete karşı teşekkür etmektir. Buna göre hamd etmek için nimetin, hamd
eden kişiye ulaşmış olması şart değildir. Şükürde ise, nimetin şükreden
kimseye ulaşmış olması şarttır. Hamd’de sevinç ve arzu anlamı, şükürde ise içten
bağlılık ve dostluk anlamı daha çok yer almaktadır.
Medh ise,
mutlak olarak övmek anlamındadır ve hamd’den daha kapsamlıdır. Hamd, medh ile
şükür arasında bir çeşit övgüdür. Bir başka ifadeyle medh; hamd ve şükrün ortak
noktasıdır. Medh, iyilik ve ihsandan önce de sonra da yapılabilir. Hamd ve şükür
tamamen meşru ve ahlaki oldukları halde “medh”, genellikle ahlaki değildir. Hz.
Peygamber’in
إذا رأيتم المداحين،
فاحثوا في وجوههم التراب
“Meddahları gördüğünüz zaman yüzlerine toprak
saçınız”
emri, medhin bu olumsuz yönünü belirtmektedir.
Hamdin zıddı zem (kötüleme/yerme), şükrün zıddı ise
nankörlüktür. Hamd ve şükür kelimeleri, Türk Diline aynen girmiştir. “Övmek”
sözcüğü ise, medh ve sena kelimelerinin karşılığı olarak kullanılmaktadır.
Şükür, her türlü nimetin tek ve gerçek sahibinin
Allah olduğunun şuuruna varmak ve bunu en derin saygıyla ve usulünce ifade etmek
olduğuna göre, insan ne kadar gayret ederse etsin; ne verilen nimetlerin
karşılığını hakkıyla ödeyebilir, ne de nimet vereni hakkıyla övebilir. İşte bu
nedenle Kur'ân-ı Kerim’de:
و قليل من عبادي الشكور
“...Kullarımdan şükreden azdır!”
(Sebe’ 34/13)
buyurulmuştur.
Şükür,
Kur'ân’da üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Yetmişbeş yerde şükürden,
şükretmenin öneminden bahsedilir.
Şükür kelimesinin eş anlamlısı olan ve yaklaşık aynı
sayıya ulaşan “hamd” kelimesi ve türevleri de eklendiğinde büyük bir yekün
tutmaktadır.
Şükrün Kur'ân’da bu kadar önemle vurgulanmasının
sebebi, onun, iman ve tevhidin en önemli göstergelerinden biri olmasındandır.
Kur'ân, sürekli olarak Allah’ın insanlara verdiği nimetlere, yaptığı bağışlara,
ettiği ihsanlara dikkat çekmekte ve insanın bütün bu iyilikler karşısında
minnettarlık duymasını, şükran duyguları içerisinde olmasını istemektedir. Çünkü
nimete kavuşmanın, iyilik görmenin karşılığı bunu gerektirir. Bu sebeple Kur'ân
şükrü, Allah'a kulluk etmenin şartı olarak belirtir:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ
وَاشْكُرُوا لِلَّهِ إِنْ كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
“Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk
ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temiz olanlarından yiyin, ve
yalnızca Allah'a şükredin.“
(Bakara, 2/172)
Kendisinden Dolayı Şükredilecek Nimetler
İnsan, Allah
Teâlâ’nın yarattığı varlıkların içinde en seçkin olanıdır.
O’nu en güzel
sûrette yaratmış, akıl gibi üstün yeteneklerle donatmıştır.
Yer ve gökleri ve bunlarda
olan her şeyi
ona hizmet için var etmiş
ve ona sayılamayacak
kadar nimetler vermiştir.
Allah onu,
başka hiçbir varlığa bahşetmediği halifelik görevi vererek yüceltmiştir.
Nitekim Kur'ân-ı
Kerim’de;
هُوَ
الَّذِي جَعَلَكُمْ ﺧﻼ ئِفَ فِي اﻷَرْضِ فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وََلا
يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ إَِلا مَقْتًا وَلا
يَزِيدُالْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ إِﻻ خَسَارًا
“(Ey İnsanlar!) Sizi yeryüzünde
halifeler yapan
O’dur. Artık kim inkar ederse inkarı kendi
aleyhinedir. İnkarcıların inkarı,
Rableri katında ancak uğrayacakları gazabı artırır. İnkarcıların inkarı, ancak
ziyanlarını artırır” (Fatır,
35/39) buyurulmuştur.
Diğer taraftan
onu tüm
yaratıkların çoğundan üstün kılmıştır.
üstünlüğün temel göstergesi, ona verilen nimetlerin bolluğu ve büyüklüğüdür.
İnsanların Allah’a şükretmelerine sebep olan bu nimetlerin bazılarını ana
hatları ile şöyle sıralamak mümkündür:
§
Allah insanı en
güzel bir biçimde yaratmış, ona göz, kulak, kalp ve duyu organlar vermiştir.
§
Peygamberler ve
kitaplar göndererek insanlara mutluluk yolunu göstermiştir.
§
Sayısız denecek
kadar çeşitli gıdalar, beslenme ve barınma imkanlarını insanın hizmetine
sunmuştur.
§
Dini emirlerde
kolaylık prensibini koymuş, güç yetirilemeyen emirlerle insanları sorumlu
tutmamıştır.
§
Tövbe etme,
bağışlanma kapılarını açmıştır.
§
Allah'ın varlığını
bilip tanıma noktasında, kevni ayetlerin açıklaması yapılmış ve insanlara
ibret alma imkanı sunulmuştur.
§
Bir aile yuvası
içinde yaşama imkanı sağlamıştır.
Allah’ın insana bahşettiği nimetler sınırsız olduğuna
ve tek tek saymak mümkün olmadığına göre
şükretmenin de bir sınırı yoktur. O halde insan sürekli şükretmeli, Allah'ın
nimetini anmalı, hatırda tutmalı, anlatmalıdır. Bunu yaparken insan bilmelidir
ki, şükrün faydası dünya ve ahirette Allah’a değil; yine kendine dönmektedir.
Yaptığı şükür ile fayda gören kulun yine kendisidir. Kul, şükrederek
yararlandığı nimetlerin karşılığını Rabbine ödemiş olmamaktadır. Zaten buna da
hiç bir varlığın gücü yetmez. Şükreden aslında kendisi için şükretmiştir.
Şükrettikçe nimetleri artar. Allah'ın şükredilmeye ihtiyacı yoktur. Bu konu
ayet-i kerimede şöyle ifade edilmektedir:
وَمَنْ
شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ
كَرِيمٌ
“Kim şükrederse
ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim
her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir"
(Neml, 27/40).
Şükrün Önemi
Şu halde şükretmek mü’minlerin en önemli
özelliklerinden biridir. Çünkü, şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab
olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse O’nu sevmeye
başlar. Allah’ı seven O’na ibadet eder, O’na hiç bir şeyi şirk koşmayarak O’nun
nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir
Rabb'e kulluk ettiğinin, bir büyük lezzetle O'na yaklaşma imkanı bulunduğunun
farkında olur. Bu nedenle tevhid, yani Allah’ı hakkıyla birlemek şükrün
zirvesidir.
Allah’tan başka nimet veren yoktur. İnsan, hayatını
sürdürebilmek için her zaman O’nun yarattığı nimetlerden yararlanmak zorundadır.
Kul bu nimetlerin karşılığını da ancak ibadetle/kullukla yerine getirebilir.
Kulluk ile şükür arasında çok güçlü bir ilişki
vardır. Şükürden kopan bir insanın, kulluk bilincini de yitirmesi kaçınılmazdır.
Bu sebeple şeytanın bütün çabası kulları şükürden alıkoymaya yöneliktir. Şu
ayeti kerime bu gerçeği ortaya koyuyor:
قَالَ
فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي ﻷ َقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَثُمَّ ثُمَّ ﻵ
تِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِم وَعَنْ أَيْمَانِهِم
وَعَنْ
شَمَائِلِهِمْ وﻻ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ
“İblis;
‘Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları)
saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara
önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların
çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın’ dedi”
(A’râf, 7/16-17).
Şeytan, insana dört bir yandan yaklaşarak günahları
süslü ve çekici gösterir, onun ayağını kaydırmaya çalışır. Böylece insanı
Allah’a şükürden uzaklaştırmak ister.
Hz.Peygamber (a.s) in Hayatında Şükür
Şükür ahlâkının Hz. Muhammed (a.s)'in hayatında en güzel bir şekilde
somutlaştığını gösteren pek çok örnek bulmak mümkündür.
Peygamberimiz geceleri ayağa kalkıp ayakları
kabarıncaya kadar namaz kılardı. Hz. Aişe kendisine; Ey Allah’ın Peygamberi,
Allah, işlenmiş ve eşlenmesi muhtemel günahlarını bağışlamıştır. İbadet için
neden bu kadar yoruluyorsun? deyince, Peygamberimiz:
شكورًًا
عَبداً كُون اَ ﻼﻓاَ
Ey Aişe! Ben şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap
vermiştir.
Peygamberimiz (a.s.), bir şeyler yeyip içtikten
sonra, bu rızkı veren Allah’a hamd ve şükretmenin gereğini şöyle beyan
etmektedir:
مَنْ
أكَلَ طَعَاماً فقَالَ اَلْحَمْدُ للّهِ الَّذِى أطْعَمَنِى هَذَا الطَّعَامَ
وَرَزَقَنِى مِنْ غَيْرِ حَوْلٍ مِنِّى، وََ قُوَّةٍ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ
مِنْ ذَنْبِهِ
“Bir
kimse yemek yer de, ‘Beni yediren, kuvvet ve kudretim olmadığı halde bana
rızık veren Allah’a hamd olsun’ derse, geçmiş (küçük) günahları bağışlanır.”
İnsan,
her zaman nimetlere kavuşamayabilir. Kimi zaman da bela ve sıkıntılara maruz
kalabilir. Her iki durumda da insan şükrederek ve sabrederek Allah’ın rızasını
kazanabilir. Hz. Peygamber;
عجباً
ﻷمْرِ المُؤْمنِ إنَّ أمْرَهُ كلَّهُ له خيرٌ، ولَيس ذﺍك ﻷحدٍ إّﻻ للمؤمنِ: إن
أصَابَتْهُُ سراءُ شَكَرَ فكَانَ خيرا ﻠﻪ، وإن أصابتهُ ضراءُ صَبَرَ فكَانَ خيرا
ﻠﻪ.
"Müminin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu,
yalnız mümine özgü bir şeydir. Sevindirici bir işle
karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında
hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi
için hayırlı olur"
buyurarak müslümanlara sabrı ve şükrü
tavsiye etmiştir.
Duaların en güzeliyle
Rabbinden istekte bulunan Hz. Peygamber (a.s), Allah’a şöyle yalvarırdı:
اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ الثَّبَاتَ في اﻷمْرِ، والْعَزِيمَةَ عَلى الرُّشْدِ،
وَأسْألُكَ شُكْرَ نِعْمَتِكَ، وَحُسْنَ عِبَادَتِكَ، وَأسْألُكَ لِسَاناً
صَادِقاً، وَقَلْباً سَلِيماً، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا تَعْلَمُ، وَأسْألُكَ
مِنْ خَيْرِ مَا تَعْلَمُ، وَأسْتَغْفِرُكَ مِمَّا تَعْلَم...
"Allah'ım! Senden işte (dinde) sebat etmeyi,
doğruluğa da azmetmeyi istiyorum. Keza nimetine şükretmeyi, sana güzel ibadette
bulunmayı talep ediyor, doğruyu konuşan bir dil, eğriliklerden uzak bir kalp
diliyorum. Allah'ım, senin bildiğin her çeşit şerden sana sığınıyorum, bilmekte
olduğun bütün hayırları senden istiyorum, bildiğin günahlarımdan sana istiğfar
ediyorum...!”
Bu hadislerde de görüleceği üzere müminin hayatı
sabır ile şükür anlayışı arasında geçmelidir. Bir nimete kavuşulduğu veya kişiyi
memnun edecek bir hayır ona ulaştığı zaman, ‘şükür secdesi’ yapmak müstehabtır.
Rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.)’e sevindirici bir haber geldiği
zaman veya onun müjdesi verildiğinde hemen Yüce Allah’a şükür için secdeye
kapanırdı.
Hamd ve şükrün yapılıp-yapılmadığı âhirette
sorulacaktır:
ﻳؤْتَى بِالْعَبْدِ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ. فَيَقُولُ اللّهُ تَعالى لَهُ: ألَمْ أجْعَلْ لَكَ سَمْعاً وَبَصَراً
وَماﻻً وَوَلداً، وَسَخَّرْتُ لَكَ اﻷنْعَامَ وَالْحَرْثَ، وَتَرَكْتُكَ تَرْأسُ
وَتَرْبَعُ؟ أكُنْتَ تَظُنُّ أنَّكَ كُنْتَ ﻣﻼقِيَّ يَوْمَكَ هذا؟ فَيَقُولُ َﻻ،
فَيَقُولُ لَهُ: الْيَوْمَ أنْسَاكَ كَمَا نَسِيتَنِي.
"Kıyamet günü kul (hesap vermek üzere huzur-u
İlahîye) getirilir. Yüce Allah;
-"Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi?
Hayvanları ve ekimi senin emrine vermedim mi? Seni bunlara baş olmak, onlardan
istifade etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, benimle bugünkü şu
karşılaşmanı hiç düşündün mü?" diye soracak. Kul da:
- "Hayır" diyecek. Yüce Allah:
-"Öyleyse bugün ben de seni unutacağım, tıpkı
senin (dünyada) beni unuttuğun/hatırlamadığın gibi!" buyuracak."
Sâdi-i Şirâzî, "Bir insan, her nefesinde Allah'a
karşı iki şükür borçludur” der.
Çünkü, bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan, iki defa can veren
Allah'tır. Böyle bir Allah'a elbette dil ile, hal ile ve kalp ile teşekkür etmek
gerekir. Bundan dolayı ayette, gerçek anlamda hamd ve şükürde bulunanların çok
az olduğu belirtilmiştir.
Şükür Nasıl Yapılmalıdır?
Kur’ân’dan anladığımıza göre Allah’a
karşı şükür üç şekilde gerçekleştirilmektedir:
a) Dil ile şükür: Nimet sahibini
anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi olduğuna iman etmek ve bunu Tevhid
kelimesiyle ilan etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil ile
şahadet getirmek, doğru sözlü olmak, Kur'ân’ı tasdik etmek, O’nu okumak ve
Allah’ı çokça zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini
yapmakla yerine getirilir.
b) Kalp ile şükür: İmanı kalbe
yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah olduğunu kalp ile tasdik etmek ve
kalbi onun sevgisiyle doldurmaktır.
c) Fiil (aksiyon-eylem) ile şükür:
Beden organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun bütün emirlerini yerine
getirmektir. Kısaca İslâm’ın emir ve yasaklarını her bakımdan yaşamaya
çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’ndan gelen her
şeyi kabul etmek demektir.
Yukarıdaki açıklamaların tamamını kapsayacak şekilde
şunu söylemek mümkündür: Her nimetin şükrü kendi cinsi ile yapılır. Mesela
sağlık nimetinin şükrü, kendi sağlığının kıymetini bilerek, sağlını yitirenlere
yardımcı olmakla, onları ziyaret emekle, zenginliğin şükrü, mali ibadetleri
yerine getirmek ve düşkünleri kollamakla…yerine getirilir
İnsanların Birbirlerine Karşı Teşekkürü
Şükrün işaret ettiği bütün görüntüler Allah’a ait
olmasına rağmen Kur'ân, ana-babaya da şükredilmesini emreder:
وَوَصَّيْنَا اﻹ ِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ
وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ أَنْ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ
“Biz
insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice
sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur.
(İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede
bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır”
(Lokman, 31/14).
Ayettiki anne-babaya şükretmeyi, onlara teşekkür etme
ve iyilik yapma olarak anlamamız gerekir. Allah, ana-babaya şükredilmesini
emretmekle, çocukların onlara karşı tavır ve davranışlarına dikkat etmelerini
istemektedir. İşte bu ikazın bir sonucu olarak bebekliğimizden itibaren onların
yaptıkları iyilikleri unutmamak, onlara nankörlük yapmamak, güç ve kuvvetten
düştüklerinde onlara tevazu kanatlarını indirerek “Öf” bile dememek gerektiği
belirtilmiştir.
Çünkü annesi onu karnında taşımış,
zahmetle doğurmuş, bakmış, büyütmüş, emzirmiş, onun için rahatını terk etmiştir.
Keza babası onun ihtiyaçları için çalışmış, yiyeceğini, giyeceğini ve barınağını
sağlamış, terbiyesi ve eğitimi için pek çok fedakarlıklarda bulunmuştur.
Kur'ân'ın anne babaya iyilik ve teşekkür tavsiyesi,
anne-baba ile de sınırlı değildir. İlişki içinde olduğumuz, küçük olsun, büyük
olsun her hangi bir iyiliğini gördüğümüz kimselere teşekkür etmek de bir
görevdir. Hz. Peygamber(a.s):
تَعَالى للّهَ ﺍ
يَشْكُرُ ﻻ النَّاسََ يَشْكُرُ َﻻ مَنْ
“Halka teşekkürde bulunmayan Allah'a da
şükretmez”
buyurmuştur.
İnsanların yaptıkları iyiliklere teşekkür etmeyi ve
bu iyiliği diğer insanlara da söylemeyi tavsiye eden Hz. Peygamber, şöyle
buyurur:
مَنْ
أُعْطِىَ عَطَاءً فَلْيَجْزِ بِهِ إنْ وَجَدَ، فَإنْ لَمْ يَجِدْ فَلْيُثْنِ بِهِ،
فَإنَّ مَنْ أثْنى بِهِ فَقَدْ شَكَرَهُ، وَمَنْ كَتَمَهُ فَقَدْ كَفَرَهُ...
“Kendisine bir iyilik yapılan kimse, imkanı varsa
bu iyiliğe iyilikle karşılık versin. İyilik yapacak bir şey bulamazsa iyilik
yapanı övsün. Kim iyilik yapanı överse, ona teşekkür etmiş olur. Kim de
kendisine yapılan iyiliği gizlerse, ona nankörlük etmiş olur…”
Yapılan iyiliğe karşılık kadirşinaslıkta bulunmayı
dile getiren, “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” atasözü,
konumuzla ilgili önemli mesaj vermektedir. Ancak şu önemli konuyu dikkatlerden
kaçırmamak gerekir. İyilikler, teşekkür ve övgü almak için değil, Allah rızasını
kazanmak için yapılır. Şu ayet, iyilik yapan kimsenin takınması gereken tavrı
net bir şekilde ortaya koymaktadır:
إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ ﻻ
نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزَاءً وﻻ شُكُورًا
“Biz size Allah rızâsı için yemek yediriyor,
doyuruyoruz; Sizden ne bir karşılık, ne de bir şükür (teşekkür) bekliyoruz.”
(İnsan, 76/9).
Şükür-İman İlişkisi
Şükür kelimesi, Kur'ân-ı Kerim’de “Allah’a iman”
ve “nimetlere teşekkür”
anlamlarında kullanılmaktadır.
Küfür kelimesinin de “inkar/iman etmeme”
ve “nankörlük/taktir etmeme”
gibi iki değişik anlama geldiğini
görmekteyiz.
Şu iki ayette geçen “şükür” kelimesi,
“Allah’a iman”; “küfür” ise onu “inkar” etme anlamında kullanılmıştır.
إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ
اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وﻻ يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِنْ تَشْكُرُوا
يَرْضَهُ لَكُمْ.
“Şayet inkar ederseniz (küfrederseniz), şüphesiz
Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz.
Ve eğer şükrederseniz, sizden bunu kabul eder…”
(Zümer, 39/7)
.
Yüce Kitabımızın ilk suresinin
الحمد لله
رب العالمين
“Hamd alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur”
(Fatiha,1/2)
cümlesiyle başlaması, takip eden ayetlerde iman ve hidayet gibi nimetlerin
vurgulanması son derece önemlidir. Bir günde beş vakit namazın her bir rekatında
Fatiha Suresi’ni okumak zorunda olduğumuza göre, Allah’a hamd ve şükrün, bir
müminin hayatındaki vazgeçilmez değerini ve imanla bağlantısını bizzat yaşayarak
müşahede ediyoruz demektir.
Genellikle Allah’ın, kullarına bahşettiği nimetlerden
bahseden ayetlerde geçen şükür kelimesi, “nimetlere şükretme”; küfür ise,
“nankörlük” anlamlarında kullanılmıştır. Aşağıdaki iki ayette bu özelliği
görmemiz mümkündür:
وَمِنْ
رَحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمْ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ
وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“Allah, rahmetinden ötürü geceyi içinde dinlenesiniz;
gündüzü de, lütfundan isteyesiniz ve şükredesiniz diye sizin için yarattı”
(Kasas, 28/73).
“Rabbiniz
şöyle buyurmuştur: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi,
mükâfatımı) artırırım ve andolsun eğer küfrederseniz, şüphesiz benim azabım pek
şiddetlidir.” (İbrahim,
14/).
Bu ayetler bize çok önemli bir ilkeyi öğretmektedir:
Şükür, nimetlerin artmasının en önemli sebebidir. Nankörlük ise, azabın
artmasına bir sebeptir. Nankörlük durumunda, nimetler elimizden gitmeyebilir,
belki daha da çoğalabilir. Ama Yüce Allah, kimi zaman lütfundan bahşeder, bazen
de kahrından verir. Bu nedenle şükretmeyenler, nimetin
azaltılacağından/verilmeyeceğinden değil, şiddetli azapla uyarılmışlardır.
Hiç kuşkusuz şükür, dünyaya imtihan için gönderilen
(Mülk, 67/2)
insanın hiçbir zaman vazgeçemeyeceği temel kulluk görevlerinden biridir.
Şükretmeyen bir kul asla düşünülemez. Böyle bir insanda hayır ve bereket, sevgi
ve hoşgörü namına bir şey bulmak mümkün değildir.
Yüce Allah, bizi şükür ve nankörlük noktasında
denemektedir. Şükreden bir kul olmak da, nankörlük gösteren asi biri olmak da
söz konusudur:
إِنَّا
خَلَقْنَا اﻹ ِنسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمِيعًا
بَصِيرًا إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا
“Hiç
şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan (nutfeden) yarattık. Onu
denemekteyiz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik;
(artık o) ya şükredici olur ya da nankör olur”
(İnsan, 76/2-3).
Yüce Allah,h yolunu göstermek üzere işitilecek,
görülecek ve düşünülecek birçok deliller, alametler sunmuş, bunları anlayabilmek
için de insana göz, kulak ve idrak yeteneklerini bahşetmiştir. Tüm bunlara
karşılık insan dilerse o irşat ve hidayet nimetinin kadrini bilerek Rabbine
şükreder; isterse nankörlük yapıp bu irşat ve hidayete sırt döner. Her iki yol
da gösterilmiş olup, tercih hakkı insana bırakılmıştır.
Sonuç
Konuyu özetlemek gerekirse şükür, Allah'ı tanıma, O'na ta'zim ve dua etme, O'na
iman edip ibadet etmedir.
Yüce Allah’ın kullarından istediği
en mühim şey, şükürdür.
Kur'ân, insanları ısrarla
şükre davet ederek, şükürsüzlüğün nimetleri yalanlamak ve inkar etmek anlamına
geldiğini belirtmiştir. Nankörler, Rahman Suresi’nde şiddetli ve dehşetli bir
surette otuz bir defa şu âyetle tehdit edilmişlerdir:
فَبِأَيِّ
آﻻءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَان
“O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
Düşünülerek yapılan şükür, bizdeki kulluk şuurunu
canlı tutar. İnsanların Allah'a muhtaç olduklarını, Yüce Allah'ın ise, her
şeyden müstağnî olduğunu, kimsenin şükrüne Allah'ın ihtiyacı olmadığını öğretir.
Şükreden bir kulun en güzel
ölçüsü; kanaatkarlığı, başına gelenlere rıza göstermesi ve her durumda
memnuniyetini belirtmesidir.
Nankörün ölçüsü ise; aşırı
hırslı olması, israf etmesi, saygısız bir insan olması ve haram-helâle dikkat
etmeden bulduğunu yemesidir.
Şükür, kalbiz, dilimiz,
organlarımız ve hayatımızın her anıyla yapılmalıdır. Allah’ın verdiği nimetin,
yine O’nun yolunda kullanılmasından daha tabii ne olabilir ki! Bu nedenle
zenginlik, makam, zeka, sağlık, kuvvet gibi nimetleri, Allah'ın emrettiği
biçimde kullanmak, verilen nimetin şükrünü hakkıyla yerine getirmek demektir.
İnsan, anne-babası
başta olmak üzere, bütün insanlara da teşekkür etmek ve onlara kadirşinas olmak
zorundadır. Zira insanların kendisine yaptığı iyiliklerin kıymetini bilmeyen ve
onlara teşekkür etmeyenler, Allah’ın bahşettiği nimetlerin değerini ve rızık
vereni de tam olarak anlayamazlar.
En küçük bir iyilik yapana bile teşekkür etmeyi
insanlık görevi biliyor, uzun yıllar onu unutmuyoruz. Halbuki bize sonsuz
nimetleri karşılıksız veren Yüce Yaratıcımıza ne kadar hamd ü senada bulunsak,
yine de o nimetlerin karşılığını asla ödemiş olamayız.
Hamd etmek ve
şükretmek iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu pencereden bakabilmektir.
Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir. Şikâyetçi ve karamsar
karakterlerin kararttığı kalplerin, doymak bilmeyen nefislerin, aç kurtlar gibi
insanların hukukuna saldıran mütecavizlerin dünyasını ancak “şükür”
aydınlatabilir.
Aslında her şey Allah'ı hamd ve tespih
etmektedir:
تُسَبِّحُ لَهُ
السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَ اﻷ
َرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إﻻيُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْﻻ
تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورً
"Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey
O’nu hamd ile tespih eder. Ancak siz onların tespihlerini anlamazsınız. O,
halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır”
(İsrâ, 17/44).
Bütün varlıkları hizmetine sunulan insan oğlunun daha
çok şükretmesi, asla nankörlük etmemesi gerekir. İman edip Allah ve Peygamberine
itaat eden, İslam'ın emir ve yasaklarına uyan, malındaki fakirin hakkını veren,
yakınlarını, yoksul ve muhtaçları görüp gözeten kimse Allah'ın nimetlerini
şükrediyor demektir. Sahip olduğu nimetleri Allah'ın verdiğini unutan, haramlara
dalan, ibadetleri terk eden kimsenin nimet karşısında sadece diliyle "çok
şükür", "el-hamdü lillah" gibi sözleri söylemesi nimete şükür için yeterli
değildir.
Nimetlere şükretmenin en önemli unsuru o
nimeti vereni tanımak ve Allah'ın kullarını o nimetten yararlandırmaktır. İlmi,
sanatı, mesleği ve serveti ile insanlara faydalı olan nimetlere şükretmiş olur.
İsfehani, Rağıp, el-Müfredat fi Garibi’l-Kur'ân,
s.265. Mısır,1961. İbn Manzur,
Lisanü’l-Arab, Daru’l-Maarif Mısır, ts. IV,.2305.
Buhârî, Tefsir,
Fetih 2, 5/44, Rikak 20, VII, 183;
Müslim, Sıfati’l-Münâfıkîn 18, No: 79, III, 2171; Tirmizî, Salât, 304,
No: 412, I, 269.
|